POMAK DERNEKLERİ FEDERASYONU
PODEF KURULUŞ YÖNETİM KURULU
1- BAYRAM ERAT GENEL BAŞKAN
2- MEHMET DEMİR GENEL BAŞKAN YARDIMCISI
3- ÜNAL ŞİPKAN GENEL BAŞKAN YARDIMCISI
4- İSMAİL KAR GENEL BAŞKAN YARDIMCISI
5- KEMAL GÜRSOY GENEL SEKRETER
6- İRFAN ÇINAR GENEL MALİ SEKRETER
7- ERCAN ÇOKBANKİR DIŞ İLİŞKİLER SEKRETERİ
8- ALİ ÖZTÜRK ÖRGÜTLENME SEKRETERİ
9- HASAN RUPÇUZ BASIN VE HALKLA İLİŞKİLER SEKRETERİ
10-FAHRETTİN ÇAKMAK BİLİM VE EĞİTİM SEKRETERİ
11-MEDİ KAHYAOĞLU SOSYAL FAALİYETLER SEKRETERİ
PODEF KURULUŞ DENETİM KURULU
1- NAZAN NEZİRE ÖZTÜRK BAŞKAN
2- MEHMET KURAK SEKRETER
3- ATİLLA DOĞAN ÜYE
4- ALİ PALA ÜYE
5- AYDIN GÜNEŞ ÜYE
12 OCAK 2014 BURSA
20 Ocak 2014 Pazartesi
19 Ocak 2014 Pazar
8 Ocak 2014 Çarşamba
POMAKÇA KURSU BAŞLADI... 07,01,2014
POMAKÇA KURSU BAŞLADI..
İSTANBUL POMAK KÜLTÜR DERNEĞİ - İSPOD VE GEOAKTİF KÜLTÜR VE AKTİVİZM MERKEZİNİN BİRLİKTE DÜZENLEDİKLERİ POMAKÇA KURSU NUN İLK DERSİ 07,01,2014 SALI GÜNÜ, 19,00 - 22,00 SAATLERİ ARASINDA GERÇEKLEŞMİŞTİR.
İLK POMAKÇA DERSİ OLAN BU TARİHİ ANI KAMUOYU İLE PAYLAŞIYOR VE POMAKÇANIN GELECEĞİ İÇİN HAYIRLI OLMASINI DİLİYORUZ.
POMAKÇAMIZI YAZMA VE OKUMA ALANINDA GELİŞTİRECEK, BİR STANDARDA KAVUŞTURACAK VE SONSUZA DEK YAŞATACAĞIZ.. BUNU HEP BİRLİKTE BAŞARACAĞIZ..
DA JİVEYE PUMASKİ...
İSPOD YÖNETİM KURULU
İSTANBUL POMAK KÜLTÜR DERNEĞİ - İSPOD VE GEOAKTİF KÜLTÜR VE AKTİVİZM MERKEZİNİN BİRLİKTE DÜZENLEDİKLERİ POMAKÇA KURSU NUN İLK DERSİ 07,01,2014 SALI GÜNÜ, 19,00 - 22,00 SAATLERİ ARASINDA GERÇEKLEŞMİŞTİR.
İLK POMAKÇA DERSİ OLAN BU TARİHİ ANI KAMUOYU İLE PAYLAŞIYOR VE POMAKÇANIN GELECEĞİ İÇİN HAYIRLI OLMASINI DİLİYORUZ.
POMAKÇAMIZI YAZMA VE OKUMA ALANINDA GELİŞTİRECEK, BİR STANDARDA KAVUŞTURACAK VE SONSUZA DEK YAŞATACAĞIZ.. BUNU HEP BİRLİKTE BAŞARACAĞIZ..
DA JİVEYE PUMASKİ...
İSPOD YÖNETİM KURULU
5 Ocak 2014 Pazar
BALKAN TARİHİNDE POMAKLAR - SEMPOZYUM 02 MART 2013 PERPA
POMAKLAR TEK SES: “BİR
OLALIM, BİRLİK OLALIM, SEYRETSİN DÜNYA BİZİ!”
Göçler, sürgünler, mübadeleler, katliamlar; yokluk,
yoksulluk ve dışlanmışlıkla örülü kaderlerini Pomaklar, ancak bir araya gelerek
değiştirebilir; birlik olarak, ortak sorunlarına çözüm yolları arayarak var
olabilirler."
Yüzyıllardır özlenen tablo artık yavaş
yavaş beliriyor. (Ne mutlu buna emek verenlere.) Şüphesiz çok büyük emeklerin
ve özverili bir çalışmanın ürünü bu tablo. Pomak Kültür Dernekleri Federasyonu
Yürütme Kurulu’nun aylardır üzerinde çalıştığı bu birlik tablosu, 2 Mart
Cumartesi günü İstanbul, PERPA’da geniş bir katılımla gerçekleşti. 100’ü aşkın
katılımcı ve konuşmacının hazır bulunduğu sempozyumda, Pomakların yakın tarihi
yanı sıra gelecekteki konumlarıyla ilgili olarak da önemli görüşler dile
getirildi.
2 Mart Cumartesi günü İstanbul, PERPA’da
düzenlenen “Balkan Tarihinde Pomaklar” konulu sempozyumda, dünyanın birçok
yerinden Pomaklar bir araya geldi. Bulgaristan’dan 11 Pomak konuğun da hazır
bulunduğu sempozyumda, Lüleburgaz Pomakları adına Aykan Koşucu ve Recep
Pınarlar’ın yanı sıra 7-8 kişi daha ve Biga Pomaklar Derneği Başkanı Kamil
Yeşilfiliz, İnegöl Yenice Beldesi Belediye Başkanı Hasan Aksu, yardımcısı Hasan
Pupçuz ile Başbakanlık Yurtdışı Türkleri ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’ndan
konuklar, Prodüktör Metin Edirneli; gazeteciler, akademisyenler, araştırmacılar
ile bilgiye susamış Pomak halkı buluştu cumartesi günü.
İzmir’den de konferansa katılan Prof.
Dr. Serap Alp, Gaziemir ve Büyük şehir meclis üyesi Erol Kaya, Gaziemir
Belediyesi Yeşil Mah. Semt Evi sorumlusu Sibel Hasibe Yorulmaz, Mali Müşavir
İbrahim Kar, Emekli İsmail Kar, Öğr. Aydın Güneş, Hüsniye Aydın’ın yanı sıra
toplantıya katılamayan Prof. Dr. Muhittin Aygün, Bayındır Çınardibi Muhtarı,
Çınardibi Koop Bşk desteklerini sundular.
Heyecanlı bir buluşmaydı tabii bu. Bir o
kadar da umut dolu. Çünkü geleceğe dair çok önemli mesajlar dile getirildi.
İstanbul Pomak Kültür Derneği (İSPOD) Başkanı Bayram Erat’ın sunumunu
üstlendiği sempozyumda ilk konuşmacı olan Pomak Kültür Dernekleri Federasyonu
Yürütme Kurulu Başkanı Mehmet Demir de öncelikle birlik sorununa dikkat
çekerek, bu tür çalışmaların Pomak tarihinin oluşmasında önemli girişimler
olduğuna değindi.
Mehmet Demir, konuşmasında devamla
şunları söyledi: […] “Pomaklar, her ne kadar bilinçleri kirletilmiş olsa da,
kelimenin ardına hangi ulus adı eklenirse eklensin yine de Pomak kelimesiyle
anılıyorlar. Tarih ne kadar yanlış yazılırsa yazılsın bazı hafızaları
silemiyor. Her türlü kimlik dayatmasına rağmen Pomaklar, bugün kendilerini hâlâ
Pomak olarak ifade ediyorlar. Birileri onlara istediği kadar Bulgar Müslüman’ı,
Pomak Türkü ya da Yunan Müslüman’ı desin. Kimlikleri üzerinde yapılan onca
tahrifata rağmen Pomaklar, farklı bir dil ve kültür olmalarının bilincini
gelecek kuşaklara da aktaracaklardır. Bu konuda hiçbir şüphemiz yok. Ve tüm
çabamız da bunun için.”
Göçler, sürgünler, mübadeleler,
katliamlar; yokluk, yoksulluk ve dışlanmışlıkla örülü kaderlerini Pomakların,
ancak bir araya gelerek değiştirebileceklerini, birlik olarak, ortak
sorunlarına çözüm yolları arayarak var olabileceklerini bu sempozyum
vesilesiyle diğer konuşmacılar da dile getirirken, Pomakların önümüzdeki
yıllarda, Balkanlardaki halklar arasında bir köprü olacakları da ifade edildi.
Gelecek yıllarda daha etkin bir bilinçlenme hareketiyle birlikte, Pomakların
etnik kökenlerine ilişkin daha kapsamlı çalışmaların yapılacağı belirtilen
sempozyum da, bir sonraki çalışmaların da sinyali verildi.
Başkan Mehmet Demir’in açılış
konuşmasından sonra söz alan Bursa, İnegöl, Yenice Belediye Başkanı Hasan Aksu
da Pomak olmanın önemi üzerinde durarak Pomak kimliğinin korunması gerektiğini
ifade etti. Yenice Pomaklarının da bu bilinçlenme hareketi içinde önümüzdeki
süreçte daha etkin olacağını belirten Başkan Aksu, esprili diliyle salonda
sıcak bir hava estirdi.
Sempozyumda ilk
oturumda önemli katılımcılar vardı.
Moderatörlüğünü, 9 Eylül Üniversitesi
Fen Edebiyat Fakültesi Dekan Yrd Prof.
Dr. Serap Alp’ın üstlendiği ilk oturumda konuşmacılar Arkeolog Ercan Çokbankir
“Pomakların Kimliği”ne, Doç. Dr. Muhammet Erat Balkanlardan Anadolu’ya Göçe,
Araştırmacı Gazeteci Georgi Zelengora ise Bulgaristan’daki asimilasyoncu
politikalara değindi.
Göçler ve doğurduğu sıkıntıların yanı
sıra, konuşmasının bir bölümünde Bulgaristan’daki Türklere, özellikle onların
hareketi niteliğindeki Hak ve Özgürlükler Partisi’ne de seslenen Erat, onlar
gibi Müslüman olan Pomakların, Pomak kimliğiyle kabul edilmesinin önemine
dikkat çekti. Bulgaristan’da, Bulgar hükümetlerinin baskıcı politikalarına
karşı koyarken yan yana durdukların Pomakların artık Türklük kimliğinin bir
parçası değil, Pomaklık kimliğinin bir parçası sayılması gerektiğini ve
Pomaklarla bu çerçevede bir iletişim kurulmasının artık zamanı geldiğini
belirtti.
Başka birtakım mesajların da sık sık
gündeme geldiği sempozyumda herkesin ortak duygusu ise, yüzyıllardan sonra
Pomakların bir araya gelmiş olmasından duyulan sevinçti. Pomaklığın, Pomak
olmanın utanılacak değil, gurur duyulacak bir kimlik olduğu pek çok kez dile
getirilirken aralarda sıcak sohbetler de yapıldı.
Sempozyumun ikinci oturumunda, oturum
başkanlığını Doç. Dr. Muhammet Erat üstlendi. Konuşmacılar. bu oturumda Uludağ
Üniversitesinden katılan Asan Ristemov da “19. Yüzyılda Timraş’ın İdari
Durumu”na değinirken, Arkeolog Ercan Çokbangir “Pomak Timraş Cumhuriyeti”
deneyimi üzerinde durdu. Avrupa Pomak Enstitüsü adına söz alan Kadri Ulanov da
Pomakların Avrupa birliği özelinde, Bulgaristan’da yaşadığı sorunlar ve
kimlikleri konusundaki dayatmalarla milliyetçi Bulgarların baskıları hakkında
konuştu.
Türkiye’deki ilk Pomak derneğinin kurucu
(2009), Pomak Kültür Derneği (Eskişehir) yönetim kurulu üyesi Nazan Nezire
Öztürk de bu oturumda söz olarak Türkiyeli Pomakların faaliyetleri hakkında
geniş bilgiler verdi. Ekrana yansıyan fotoğraflar eşliğinde Pomak Kültür
Derneği ve Demokrat Pomaklar Platformu olarak bugüne kadar gerçekleştirilen
organizasyonları özetledi. Osmaniye Pomaklarının yanı sıra göçlerle yerlerinden
edilen Pomakların yaşadığı sıkıntılara değindi. Kültür ve geleneklerinden
örnekler verdi.
Evet bu bir ilkti. Ama her anlamda
mükemmel bir organizasyondu. Gerek konukların ağırlanması gerekse de konuşma
düzeni ve disiplini tam bir uyum içindeydi. Sempozyumun sonunda gerçekleşen
kokteylde kurulan sıcak sohbetlerle ise tatlı bir kaynaşma yaşandı. Gelecek
günlerde tekrar bir araya gelmek üzere isimler, kartvizitler karşılıklı alındı
verildi, yan yana fotoğraflar çekildi, gülümseyen yüzleriyle Pomaklar geleceğe
dair olan inançlarını ifade etti.
Gelecekte tüm dünya Pomaklarının
birlikte hareket etmesinin, dilleri ve kültürleri üzerindeki baskıya
direnebilmenin tek yolu olduğuna dikkat çekilen konuşmalarda, Bulgaristan’da
yaşayan Pomakların ayrıca dinsel yönden maruz kaldıkları baskı da özel olarak
gündeme geldi.
Düzenleyici, konuşmacı ve izleyicilerin
tüm gün Pomak havasını soludukları sempozyumda elbette başka pek çok konu da
konuşuldu. Ama gerek Yenice Belediye Başkanı Hasan Aksu ve gerekse de Başkan
Mehmet Demir’in yanı sıra diğer konuşmacılar “Ne Mutlu Pomak’ım Diyene”
görüşünde birleşerek gelecekte Pomak olmanın daha da bir önem kazanacağına
vurgu yaptılar.
Sempozyumun sonuç mesajı ise her şeyi
özetleyen nitelikteydi: “BİR OLALIM, BİRLİK OLALIM, SEYRETSİN DÜNYA BİZİ!”
Pomak Bülten
POMAKLAR BURSA, İNEGÖL, YENİCE DE BULUŞTU..
POMAKLAR
BURSA, İNEGÖL, YENİCE DE BULUŞTU..
Yenice Belediyesi ve İnegöl Pomak Türkleri Kültür ve
Yardımlaşma Derneği nin birlikte düzenlediği Müzik Şenliği 14 Eylül 2013
Cumartesi günü gerçekleşti.
Yenice Gölet Park ta Yenice
halkı, İnegöl, Bursa, İzmir, Eskişehir, İstanbul, Biga,Trakya, Bulgaristan ve
kardeş şehir Borino dan gelen birçok davetlinin
katıldığı şenlikler 17.00 de Animasyon, folklor ekiplerinin oyunları, Savka Sarieva
Pomakça Türkçe şarkılar, Borino Belediye korosu, Sihirbaz, ateşbaz gösterisi, Protokol konuşmaları, Başak
Tatlıbal Konseri ve Murat Başaran konseri ile büyük bir coşku
ve eğlence içinde gerçekleşti.
Yenice Belediye Başkanı Hasan Aksu, 12.000 kişinin yaşadığı ve 1956 yılında
kurulan Yenice Belediyesi nin Mart 2014 te yapılacak yerel seçimlerde, çıkarılan yasa gereği, diğer belde
belediyeleri ile beraber kapanacak olmasının haksızlık olduğunu ve üzüntü
verdiğini ifade etti.
Bulgaristan dan gelen kardeş şehir Borino Belediye başkanı Oktay Aliyev, Yenice
de bulunmaktan çok mutlu olduklarını ve gerekirse şenlikleri önümüzdeki
yıllarda Borino da devam edebileceklerini söyledi.
PODEF
YÜRÜTME KURULU TOPLANTI HALİNDE..
Türkiye nin bir çok yerinde yaşayan Pomaklar ın da yoğun
ilgi gösterdiği şenliklerde Pomak dernekleri temsilcileri de katıldılar.
Kurulma çalışmaları devam eden Pomak Dernekleri Federasyonu – PODEF in YÜRÜTME
KURULU toplantısı da İnegöl Pomak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği ev
sahipliğinde yapıldı. Pomak Kültür Derneği / Eskişehir (Mehmet Demir, Ali Öztürk,
Nazan Öztürk), Biga Pomak Kültür Derneği ( Cemil Uygun, İrfan Çınar, Hayati
Yel), İstanbul Pomak Kültür Derneği ( Bayram Erat, Kemal Gürsoy, Lütfiye
Karlıoğlu), İnegöl Pomak Türkleri
Kültür ve Yardımlaşma Derneği ( Hasan Aksu, Hasan Rupçuz) İzmir Pomak Kültür
Derneği ( Ercan Çokbankir), Bursa Pomak Kültür Derneği ( Ünal Şipkan, Mehmet Kurak ,
Mümin başkan ) ve
daha birçok temsilci olmak üzere altı kurucu derneğin temsilcilerinin katılımı
ile gerçekleşti. Toplantıda aşağıdaki
karalar alınmıştır.
1- POMAK
DERNEKLERİ FEDERASYONU - PODEF İN KURULUŞ ÇALIŞMALARININ DEVAM ETMESİNE,
2013 YILI SONUNA KADAR KURULUŞ ÇALIŞMALARININ TAMAMLANMASINA,
2- PODEF MERKEZİNİN İSTANBUL DA OLMASINA,
3- PODEF YÜRÜTME KURULU ÇALIŞMALARINI YÜRÜTÜRKEN,
BAŞKAN MEHMET DEMİR
BAŞKAN YRD BAYRAM ERAT
BAŞKAN YRD HASAN AKSU
OLARAK TEMSİL EDİLMESİNE KARAR VERİLMİŞTİR.
14 EYLÜL 2013
PODEF YÜRÜTME KURULU
MEHMET DEMİR POMAK KÜLTÜR DRN / ESKİŞEHİR
BAYRAM ERAT İSTANBUL POMAK DRN / İSTANBUL
HASAN AKSU İNEGÖL POMAK DRN / İNEGÖL
ERCAN ÇOKBANKİR İZMİR POMAK DRN / İZMİR
İRFAN ÇINAR BİGA POMAK DRN / BİGA
ÜNAL ŞİPKAN BURSA POMAK DRN / BURSA
2013 YILI SONUNA KADAR KURULUŞ ÇALIŞMALARININ TAMAMLANMASINA,
2- PODEF MERKEZİNİN İSTANBUL DA OLMASINA,
3- PODEF YÜRÜTME KURULU ÇALIŞMALARINI YÜRÜTÜRKEN,
BAŞKAN MEHMET DEMİR
BAŞKAN YRD BAYRAM ERAT
BAŞKAN YRD HASAN AKSU
OLARAK TEMSİL EDİLMESİNE KARAR VERİLMİŞTİR.
14 EYLÜL 2013
PODEF YÜRÜTME KURULU
MEHMET DEMİR POMAK KÜLTÜR DRN / ESKİŞEHİR
BAYRAM ERAT İSTANBUL POMAK DRN / İSTANBUL
HASAN AKSU İNEGÖL POMAK DRN / İNEGÖL
ERCAN ÇOKBANKİR İZMİR POMAK DRN / İZMİR
İRFAN ÇINAR BİGA POMAK DRN / BİGA
ÜNAL ŞİPKAN BURSA POMAK DRN / BURSA
Balkan ve Rumeli insanlarının her zaman yanında olan Tek
Rumeli Tv ekibi, Kanal 16 Tv ve Rumeli Dergisi temsilcileri de etkinliği
izlediler ve kayıt altına aldılar.
Yenice Belediyesi, 57 yıllık ömrüne bir veda şenliği
niteliğindeki son sosyal etkinliğini büyük bir katılım, coşku ve heyecan ile
gerçekleştirmiş oldu.
Pomaklar da 43. Babaeski Tarım Festivali, 104. Pehlivanköy /
Pavli Panayırı katılımı ve etkinlikleri ile beraber Yenice Belediyesi ve İnegöl
Pomak Derneği Müzik şöleni etkinliğinde bir araya geldiler ve bu büyük coşkuya
katıldılar.
Yenice Belediyesi ve İnegöl Pomak Derneğine ve tüm
katılımcılara çok teşekkür ederiz.
Bayram Erat
İSPOD- İSTANBUL POMAK KÜLTÜR DERNEĞİ BAŞKANI
POMAKLAR KİMDİR? - ERCAN ÇOKBANKİR
POMAKLAR KİMDİR? - ERCAN ÇOKBANKİR
Tarihte Çanakkale, Boshorop(İstanbul) ilk köprü kurma olayını Persler gerçekleştirirler. M.Ö 525 yıllarında Anadolu’yu zapt eden Persler, daha önceki yıllarda komşuları olan İskitleri yaşadıkları toprakları istila ederek, dönemin en büyük İmparatorluğunu kurmak isterler. Persler bu yıllarda eski komşu kavimleri olan İskitlilerin yerleştiği Tuna Boyları ve Doğu Avrupa’daki yerleşimlerine ve Kıta Yunanistan’ın kent devletlerinden Atina ve Sparta’lıların egemenliğine son vermek için bölgeye akınlar düzenler. İşte bu yıllarda Anadolu’dan Balkanlara çıkarken ordularını Çanakkale, İstanbul ve Tuna üzerinden geçirirken karşılaştığı zorluğu aşmak için Çanakkale ve İstanbul boğazlarına mavnaları birleştirerek büyük kayaları urganlarla sabitleyerek köprüler kurmuşlardır. İşte tarihte boğazlara ilk kurulan bu köprülerden askerlerini ve mühimmatlarını geçiren Persler Balkanlarda ve Kıta Yunanistan’ı egemenliği altına aldıktan sonra Tuna Boylarında ve Ukrayna steplerindeki İskitlilere saldırmak için yine Tuna nehri üzerine aynı şekilde köprü kurarak egemenlikleri altına almak için savaşmışlardır. Persler bu dönemin en büyük egemen gücü olarak kabul edilir. Daha sonra ki yıllarda Hint Seferine çıkan Büyük İskender gibi onlar da bu yıllarda Doğu Avrupa’daki kavimleri egemenlikleri altına alarak Cihan İmparatorluğu kurmaya kalkmışlardır.
Günümüzden 2522 yıl önce İstanbul’a köprü kurulur. Bu köprüden bahsetmemin ana nedeni elbette ki 2522 yıl önce İstanbul’a Boğazı'na kurulan ilk köprü olması yanında Perslerin o yıllarda Balkanlarda ve Kırım’da yaşayan İskitlileri kendilerine rakip görerek savaş açmasıdır. Tarihin Babası olarak anılan Heredot yazdığı “Historica” adlı dokuz ciltlik kitapların, IV. cildin 85 ve 89. bölümlerin de Pers Kralı 1. Dareios, İskitlere karşı planladığı seferi için son hazırlıklarını tamamladı ve MÖ 512 yılının baharında ordusunun başında kraliyet şehri Susa'dan yola çıkışını ve olayları şöyle anlatır. “İstanbul Boğazı kenarındaki Kalkhedon'a (Kadıköy) gelen Pers Kralı, oradan gemiye binerek Kyaneai Adaları'na doğru yelken açtı. Boğaz üzerinde Karadeniz'in girişindeki yüksek bir burnun ucuna oturan kral, buradan bilinen bütün denizlerin en şaşırtıcısı olan Karadeniz'in görülmeye değer doyulmaz güzelliklerini seyre daldı. Pers Kralı, tekrar gemiye binerek Samos’lu mimar Mandroklees tarafından gemilerin yan yana getirilmesiyle oluşturulan İstanbul Boğazı'ndaki köprüye doğru yol aldı.”
Pers kralı I. Dareios'un İskit seferi sırasında Samoslu mimar Mandroklees tarafından MÖ 512 yılında köprü inşa edilir. Gemilerin birbirlerine demir kıskaçlarla çengellenmesiyle oluşturulan köprü, tarihte ilk defa iki kıtayı birbirine bağlamıştı.
Angel Vilcel Çuralski’de Rodoplar’daki Tımraş’ın ismini, Prof. Vasil Mikov’un iddiasıyla bölgeden aldığını kaydeder. Mikov, hatta Tımras’ın “Şarap Tanrısı=Dionysos” un oğlu olduğunu iddia eder. Bulgar coğrafyacıları da çok yüksek tepelerin ve yamaçların bulunması nedeniyle bu ismi aldığını iddia ederlermiş. Rus kaynaklarında ise Tımraş’ın ismi Termiş, Temriş, Tomreş, Demraş v.s. olarak geçermiş. Rodopların geniş bir alanı kapsadığı Yunanistan ve Bulgaristan topraklarında kalan kısımlarının Doğu Rodoplar ve Batı Rodoplar olarak ikiye ayrıldığı kayıtlarda olduğundan bahseder.
Grek tarihçileri yanında Türk tarihçileri de, kaynak olarak Heredot, Xenophon, Strabon’u dikkate alırlar. Bunun dışında seyyah, şair ve rahip olan Aristeas’da “Arimaspen” adlı eserinde İskitlerden bahseder. Yine M.Ö 460-400 yıllarında yaşamış Thukydides “Peleponeslilerle Atinalıların Savaşı” adlı 3 kitaplık eserinin 2. kitabında “Sitalkes, Ordys’ler memleketinden kalkarak, ilk önce Haimos(Balkan) Dağları ile Rhodope(Rodop) Dağları arasında kalan bölgeden asker topladı. Getler ve çevrede oturan Skithler(İskitler) hudut komşuları olup, üstün silahlara sahiptiler. Savaş kabiliyeti ve ordu kudreti bakımından Skithler’e göre çok geride kalıyorlardı. Asya’da dahi Skith kuvvetlerine karşı koyacak bir güç yoktu.”diye bahseder. Devamında “İon Körfezi ile Karadeniz arasında ki bu devlet, bütün Avrupa devletlerinden para geliri, diğer servet ve refah durumu bakımından epey ilerdeydi. Bununla beraber savaş kabiliyeti ve ordu kudreti bakımından Skithler’inkine göre çok geride, ikinci derece de kalıyordu. Gerçekten Skithler’le Avrupa devletleri mukayese edilmedikten başka, teker-teker ele alındığı takdirde, Asya’da dahi hepsi birleşmiş bir halde hareket edecek Skithler’e karşı durabilecek bir kavim yoktu.”Thukydides’in İskitler hakkındaki bilgilerini Prof.Dr. Halil Demircioğlu tarafından tercüme edilerek DTC. Fakültesi yayınları arasında çıkmıştır.
Heredot ise meşhur eserinin IV. Bölüm 51’de “Demek ki İstros bir Skyth ırmağıdır. Sonra Tyras(Dinyaper ırmağı) gelir, kuzeyden akar. Kaynağını Skythia ie Neuris arasında sınır olan büyük bir gölden alır.” Diyerek İskitya Bölgesinin sınırlarını anlatır.Karpat Dağları ile Dobruca arasında ki (Scytia Minör) adı verilen bölgede yapılan savaşlarda İskitlileri anlatırken bu bilgileri verir. Bölgeye adlarını ve bölge de büyük bir gelişme göstererek üstün bir medeniyetin eserlerini verdikleri yazılıdır. Yine Bulgaristan sınırları içinde Lofça yakınlarındaki ırmağın ismi Skit ırmağı olarak geçer. Burada bazı tarihi olaylarla ilişki kurarak Homeros’un İlyada destanında topuğundan yaralanan Akhilleus’un ölümsüzlük kazanamasa da bedenine silah işlememesi için bir inanışa göre anası Tanrıça Thetis’in oğlunu doğurduğunda yıkadığı Styks ırmağı burası olmasın!
Yine Makedonya’dan M.Ö 333 yılında Anadolu-Hint seferine çıkıp Perslere ders vermek isteyen Büyük İskender’in ordusunda “Agaryan” tabir edilen askerler vardır. Enteresan olan günümüz Yunanistan’ının Batı Trakya’sında yaşayan bazılarınca Müslüman bazılarınca Türk, bazılarınca da Slav kökenli, Yunanlılarca da Trak kökenli! Agaryanlara günümüzde Pomaklar denmesi tesadüf olamaz. Thrak kavimleri arasında yapacağınız araştırma da Agaryan isimli bir kavme rastlayamazsınız. Yunanlılar İskitlilerle yalnız ekonomik alanda değil her alanda ilişkileri geliştirmişlerdir.(Bakınız. E.Çokbankir Balkan Türklerinin Kökleri, Arnavut, Boşnak ve Pomaklar)
Sosyal yaşam ve örf adetlerini hiç kaybetmeyen bölge halkının etnik yapısını inceleyenlere ilginç bir anekdot daha vermek isterim. Rodoplarda yaşayan Pomaklarında kullandığı müzik aleti gayda yine Gürcülerin,Karadeniz Halklarının kullandığı gayda ile Pontus Rumlarının kullandığı gayda ile yerel oyunlarını iyi incelemek gerektiği düşüncesindeyim. 3000 yıldır bu halk özelliğinden, yaşantısından örf ve geleneğinden hiçbir şey kaybetmeden yaşamaktadır.
Rodopların ve Balkanların bu dönem tarihini araştıranların bilmesi gereken birkaç olayla bölgede yaşayan hakları tanıması gerektiğini düşünürüm. Bu nedenle bir olayla bağlantı kurarak bölge de yaşayanların Yunan ve Makedon halklarından gayri yaşayan başka bir kavmi de ilginç bir bağlantıyla öğrenelim. Heredot’un, Historica VI.-,84’te. Bu konuları yazmamın nedeni İskitler hakkında bilgi sahibi olmak içindir. İskitler hakkındaki benzer bilgileri Ksenophon’un da “Onbinlerin Dönüşü” adlı eserinde de okuruz.”…..Skythlerle fazlaca düşüp kalkması sonucu şarabı susuz içmeye alışmıştı. Çıldırmasının nedeni buydu. Gerçekten göçebe Skythler, yurtlarını Dareios istila ettiği zaman, öç almak istemişler, Sparta’ya elçiler göndererek antlaşma yapmak üzere görüşmelere girmişlerdi; şu maddeler üzerine anlaşmayı öneriyorlardı. Kendileri Phasis boyunca ilerleyerek Media üzerine yürürlerken, Spartalılar da Ephesos’tan başlayarak içerilere doğru çıkacaklar ve kendileriyle birleşeceklerdi. İşte o zamanlar derler, antlaşma yapmak üzere gelmiş olan Skythlerle fazlaca düşüp kalkmış, şarabı susuz içmeyi öğrenmiş ve bir daha da şaraba su katmamıştır. Spartalılara göre Kleomenes bu yüzden aklını kaçırmıştır. O zamandan beri kendileri de ne zaman şarabına pek su katmak istemezse, “Skythler gibi yapıyor”derlerdi. Okuduğunuz gibi o yıllarda Balkanlar ve Anadolu’da İskitliler yoğun olarak yaşamış ve bu bölgelere nüfus etmişlerdir.İskitliler Balkan, Trakya ve Anadolu’nun yerli halklarındandır. Yine Filibe şehrinin kurucusu olarak kabul edilen II. Filip Büyük İskender’in babasıdır. Oğlu İskender Hindistan seferine çıkarken askerlerinin çoğunu bu bölgelerde yaşayan İskit boylarından Agrianlardan (Agaryanlar)oluşturduğunu kaydeder.
Amazonların İskitlilerle dostluklarını Heredot tarihinden okuduktan sonra bir de Ksenophon’un Anabasis(Onbinlerin dönüşü) adlı kitabından okuyalım. “Yunanlılar (olarak adlandırılan savaşçıların çoğu Agaryan denilen Pomaklardır.)bu ülkeden çıkınca dört yüz ayak eninde olan Harpasos (Çoruh) ırmağının kıyısına vardılar. Sonra Skythen’ler(İskitler) ülkesine girip ovada dört konakta yirmi fersenk aşarak köylere vardılar ve üç gün kalarak erzak sağladılar. Bu bölgenin güneyi Armenia, daha güneyi de Kardhuk’lar” dediğimiz soylarının bunlardan olduğunu iddia ettikleri Kürt bölgesi oluyordu. O yıllarda bölgenin asli halkı olarak görülen İskit boyları yanında batıya doğru gidince Samsun ve güneyinde Hitit kökenli yerli halkı görmek mümkündür. Biz yine Ksenophon anlatımıyla İskit ve İskit boylarının nerelerde yaşadığını okuyalım. Anabasis s.143 “Kolkh’ların kaçtığını gören Yunanlılar onları takip ettiler. Bu köylerde onları şaşırtan bir şeyle karşılaştılar. Birçok kovan vardı ve bu kovanlardaki peteklerden bal yiyen askerler kustular, ishal oldular ve içlerinden hiçbiri ayakta duramıyorlardı; az yiyenler körkütük sarhoş olmuş insanlara, çok yiyenler ise azgın çılgınlara, hatta can çekişen insanlara benziyorlardı. Bu durumda birçoğu bir bozgun sonrasındaymış gibi yere serilmiş büyük bir umutsuzluk başlamıştı. Ertesi gün kimsenin ölmediği görüldü ve sarhoşluk yaklaşık olarak bir gün önce başladığı saatte bitti.” Bu anlatılan sarhoş olma olayı bize Hipokrat’ın bir eserinde bahsettiği, İskitlerin “Meth” adını verdiği baldan yapılmış içkisini hatırlattı. Yine Ksenophon anlattığı susuz içilen üzümden yapılmış içkileri de sanki günümüz rakısını hatırlatıyordu. Ayrıca buğday, arpa ve sebze ve testiler içinde arpa şarabı vardı. Şarapların yüzeyinde arpa taneleri yüzüyordu. İçlerinde bir kısmı büyük öbürleri küçük kamış parçalarını ağzına alıp emiyorlardı. Bu içki çok sertti ve su katılmadan içiliyordu. Alışılırsa pek hoştu. Harpasos(Çoruh) Irmağı civarından başlayıp Sinop yakınlarına kadar olan sahil ve interlandında İskitleri ve İskit boylarını bu yıllarda görürüz. Burada yeri gelmiş iken Yunanlı yazar G. Nakracas’ın kullandığı ifadeleri tekrar-tekrar okumakta yarar görüyorum. Pontos’a yerleşen ilk Yunanlılar ticaret kolonileri olarak yerleşmişlerdi ifadesini kullanmaz. Yine aynı yıllarda Milet’ten kalkıp Karadeniz kıyılarına gelen, burada yerleşen Miletli kolonistlerinden Yunan kaynakları pek bahsetmezse de G. Nakracas Karadeniz kıyılarına Pontus ve Miletli kolonistlerin göçtüğü bölge de İskit soylu halkın yaşadığından bahseder.
Yine bir tıpbın babası olan İstanköylü(Kos adalı) Hüpokrat’ın gezi anılarının anlatıldığı “Hippokratous to peri aeron, hydaton, topon…” adlı kitabında Türkçesi, ‘Havalar, Sular ve Mevkiiler’de İskitlerden bahsetmiştir. Sosyal ve kültürel yaşamda bu iki kavim birbirinden bazı konularda yararlandılar. Yunanlılar altın, gümüş ve maden işlemeyi İskitlerden öğrendiler. İskitler yemeyi içmeyi ve yaşamayı çok severlerdi. Eski Yunan tarihi onlardan çok içkici bir kavim olarak bahseder. Orta Asya Türklerinde görülen kısrak sütünden yapılan “kımız” ve baldan yapılan keyif verici bir içki olan “meth” en çok kullandıkları içki türlerindendi. Bunlara ek olarak, bu tarihlerde Karadeniz’de Grek kolonilerinin kurulmasıyla İskit ülkesine ilk defa şarap geliyordu. İskitler sert şarapları su katmadan içmesini severlerdi! Eski Yunan halkı işte bu çok içki içen İskitlere “POMA” derlerdi. Bu yıllarda çok içki içtikleri için onlara “POMA” denilen İskit boylarının Doğu Karadeniz kıyılarında yaşayanları da Kalhis’lerden denen bir halktan bahseder.
Strabon’un “Geographika” adlı kitabının 107. sayfasında “Trakhialara ve Troia’lılara ait birçok ortak isim vardır. Örneğin Skaler denilen Thrak’larda, Skaios Irmağı, Skai’ler suru gibi Troia’da da Skai’ler kapısı vardır.” diye bahsetmektedir. Burada Saka= İskit kelimesinin benzerliği üzerinde biraz durmak gerektiği kanaatindeyiz. Çünkü Kafkasya’da incelediğimiz kavimler içinde Saka Türklerinden Skailer olarak bahsedilmektedir.
Bir Pomak araştırmacısı olan Recep Cemal Çurlaski Rodoplarda Tımraş’ ve çevresini şöyle anlatır. “Tımraş Filibe’nin güneybatısında, şehre 36 km. mesafede, Rodoplar’ın 1200-1300 m. yükseğindedir. Tımraş’a bağlı Lulkova, Çüren, Brezovisa ve Osukova adlı yerleşimler olduğundan bahseder. Burada yerleşen Pomakların mitolojik kaynaklarda Trak kavmi olan “Besi”lerin torunları (yanlış tercümeden olabilir. Aslı Bessalar olmalıdır. Buradaki diğer bir yanlışta Yunanlılar da bu kavmin adının Thrak kavimlerinden Agaryanlar olduğundan bahseder. Konumuz içinde Balkanlarda ve Makedonya’da yaşayan Arnavut, Boşnak ve Pomakların Yunan, Bulgar, Makedon ve Türk kaynaklarında -bizden- yarışması var olduğunu okuyacağız. Bizim önemsediğimiz, bize göre doğru olan Pomakların Bulgarlardan önce bölgede var olduğu, bölgenin asli halkı ’İskit kökenli’ olduğunu anlatmaktır.) olduğunu Çuralski anlatır. Mitolojik kaynaklarda ‘Güzel Yaşam Alanı’ olarak adlandırılan bu bölge iki kardeşin egemenliğinde imiş. Bu kardeşlerden ‘Temnyu’ Tımrış’ı kurarak başına geçmiş, diğer kardeş ‘Peryu’ ise ‘Peruştısa’ yerleşimini kurmuş. Bu ara mitolojik kaynaklar bölgenin ‘Ölümsüzler Ülkesi’ veya “Ölmek İstemeyen Halk” diyarı olarak adlandırıldığını da bazı kaynaklar kaydeder. Yine bölge halkının kültüründen ve folklöründen bahseder. Bölge halkının müziğe olan tutkusunu Krasimir Martinov’da Orfe ile ilişkisini şu kelimelerle ifade eder. “En çok sevdikleri efsane de, Orfe’yi anlatan ananelerdir. Kulaktan kulağa, ağızdan-ağıza, nesilden-nesile taşınan rivayetlere göre, efsanevi müzisyen Orfe, olağanüstü sesiyle bütün hayvanları büyülüyormuş. Orfe’nin günümüzdeki şekillendirmelerinde, özellikle arfa veya lirle çizildiği görülür. Efsanede, Orfe’nin lirindeki tellerden öyle mucizevi tonlar çıkardığını, vahşi hayvanların bile bu sesten mest olup, ayakları dibine yattığı anlatılır. Orfe, mitolojide şair, müzisyen, şarkıların üstün sesi ve sanatçı dehasının simgesi olarak bilinir. (Rodopların milli müzik aletlerinden ‘tulum=gayda’ bölgenin günümüz de hala kullanılan bir müzik aletidir.)
Orfe Efsanesi neredeyse Hz. İsa kadar, yüz yıllar boyu damgasını dünya sanatına vurmuş bir efsanedir...Orfe, sesiyle bitkileri, çiçekleri, ağaçları, hatta vahşi hayvanları bile büyülermiş.”
Batı Rodoplarda Lyaskovo köyü folklor topluluğu yönetmeni Hristina Dimitrova da “Bizim köyde herkes şarkı söyler” diyor. Okuma evine bağlı koro, değişik etkinliklere katılsa, asıl en önem verdiği müzik festivali Smolyan’da yapılan “Orfe Günleri etkinliğidir.” diye açıklar. Kaşif Kapısızov, Batak ve Tımraş Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren 1970-1972 asimilasyon olaylarına kadar yaşanan dönemlerdeki katliamları anlatır. Şiirsel bir anlatımla ifade eder. Kapısızov yaşadıkları dramatik olaylardan yine de güzellikleri seçip alarak “orfe” ile benzerlik kurar. ” Orfey’den sonra Rodoplar’da çınlayan türkülerin susturulmasını türlü imalarla sembolize eder. Bu türküleri yeraltında akan küçük çaylarla kıyaslama yapar. Yazara göre Rodoplar’ın güzelliği, Rodop türkülerinden, ulu dağların senfonisinden bir kıtacıktır. Hayatı çilelerle dolu olsa da, türküler, özgür iradesinin bir ışığı” olduğunu onun gibi, Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy’da anlatır.
Bizanslı tarihçilerden Attaliate de “İskitlerle (Sakalar) Türkler aynı ırktır.” demektedir.
Dilleri, dinlerinin, sanat ve göreneklerinin benzerlikleri Türk oldukları kanaatini uyandırmaktadır. İskit=Saka olarak kendini kabul eden Türk topluluklarının varlığı da bunu teyit eder. Günümüz Yakut Türkleri kendilerini Saka soyundan kabul ederler.
Tarihçi Muralt’nın verdiği bilgilere göre de, şimdi yaklaşık 1000 yıl sonrasına gidelim ve orada yine İskitleri görelim. “577 yılında Bizans İmparatoru Justinyen ile Pers Kralı Hüsrev’le yaptığı savaşta İskitlilerinde dahil olduğu 150.000 kişilik yabancı askerlerden oluşan ordu, Kapadokya-Kayseri de Hüsrev’i yenmiştir .” İfadesine rastlarız.Bu bilgilerle Bizansın çağdaşı Hun ve Avarlar gibi daha sonraları bölgeye yerleşecek Protobulgar, Uz, Hazar, Peçenek, Kumanları dahi Bizans, Macar ve Rus tarihçileri İskitler olarak adlandırırlar.
Pek çok Bulgar araştırmacı yanında Pomak araştırmacı Çuralski, Bölgeye V. yüzyılda Slavların geldiğini, fakat egemenlik kuramadığını 650 yıllarında gelen Proto-Bulgar kavimlerinin bölgeyi istila ettiğini, beraberinde Türk ve İslam kültürünü Balkanlara ve Rodoplara getirerek 681 yılında ilk Bulgar devletini kurduğunu anlatır. Bölgenin daha sonraları Bizans kültüründen etki aldığını, “Tımraş bölgesinde bu dönemde başlamış uzun bir Hıristiyanlaştırma, dini asimilasyon ama Rodoplarda tam isabet sağlanamamıştır. Proto-Bulgar devletinin kurulmasından sonra İslâm kültürü bölgede canlanmıştır. Resmi Hıristiyanlaşma 865 yılında Bulgar Çarı Boris zamanında başlamışsa da pek yayılmamış” olduğundan araştırmacı bahseder. Bunun nedeni ilk Bulgar devletini kuran İsperik (Asparuk Proto-Bulgar Türkleridir.) ile başlayan dönemde Şamanist olan Türkler, daha sonraları bölgede yayılmaya başlayacak Müslümanlığı kabul edenler az da olsa vardır.
Bu kültürün izlerini Tuna nehrinin Karadeniz’e döküldüğü alanlarda yaşayan Gacallar ve Gagavuzlarda görmek mümkündür. Bu bölgelerde yaşayan halklar içinde Tarihçi O. Tafrali
Dobruca’ya Traklar, Getler, Daklar, İskitler (M.Ö. 700), Yunanlı’lar, (M.Ö. 4.), Romalılar (M.S.I.) gelerek egemenliklerini kurduklarından bahseder.
Yine A.İ. Manoff ise Türk kavimlerinden, Hun’ lar (M.S.4.), Avarlar (M.S. VI. yy. Köstence’ ye 3 bin kişi) (N.İorga), VII. yüzyılda İtil (Volga) Bulgar Türkleri 40 bin kadar, Asparuh Han ile gelip Karadeniz’e yakın yerlere yerleştiklerini kaydeder. Daha sonraları yine aynı ırktan Peçenek’ ler gelip Tuna kıyısına Kuzey ve Güneye yerleşmişlerdir. XI. yy. Uz’ lar yahut Guz veya Oğuz’ lar ve Kumanlar Dobruca’ nın güneyine ve Karadeniz bölgelerine, Deliorman taraflarına yerleştiler. Kıpçak bozkırından Dobruca’ ya gelen Peçeneklerin bir kısmı, Bizans uyrukluğunu ve Hıristiyanlığı kabul etti. Bir kısmı da Kumanlara ve Macarlara katıldı.
Yunanlı tarihçi Poparigopol ise bu göçleri şöyle anlatır. 1065 yılında Tuna boylarında, kuzeyden 600 bin (Skilitzi) veya 60 bin (Zonara) Uz veya Oğuz adlı Türk kavmi Tuna’yı geçerek yerleşir. Bir süre sonra Uzların bir kısmı Bizans’ a boyun eğerler, bir kısmı da Kıpçak bozkırına geri dönerler. 1224 yılında Moğolların mağlup ettiği Rus ve Kuman birleşik ordusu içindeki Uzlar aileleriyle birlikte Tuna’ yı geçip, Dobruca’ da yerleşmiş olan Türklerden Peçeneklere ve ve İlkbulgar (Protobulgar)’ lara ve Deliorman’ da yaşayan diğer Türk boylarına katıldılar. Uzlardan Hıristiyanlığı kabul etmiş olanlar, Karadeniz kıyılarında Mangalya, Kavurna, Balçık, Varna daha içlerde Silistre ve köylerine yerleştiler. Buralarda Uz, Oğuz, Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra Gagavuz adıyla anıldılar diye kaydederse de aslında Gagavuzların izlerine çok daha eski yıllarda rastlanır. Bizim araştırmalarımızda Gagavuzlar Bogomilizm sonrası Hıristiyan olarak kalan Türk boyudur.
Yine tarihçi A. İ. Manoff göre, Uz boyları ve İlkbulgarlar arasına yerleşen Hıristiyanlık, Deli Ormanlarda yaşayan Peçenekler arasına giremedi. Bunların İslam dininde kalmalarına, ortak Türk veya Gacal, yahut Çıtak adlarını muhafaza etmelerine engel olamadı.
Çek Arkeolog’ u Şkorpil’ e göre ise Peçenekler, Deli Ormanlardaki diğer Türk boyları gibi, Bulgaristan’ın birçok bölgesine dağılmışlardır. İlkbulgarlar dediğimiz Protobulgarlar ise Deli Ormanlarda kalarak yaşamlarına devam etmişlerdir. Bunların bir kısmı belki diğer Türk boylarıyla karışarak Gacallar olarak adlarını devam ettirdiklerini bahseder. Şkorpil, Gagavuzlarla Gacalların VII. yüzyılın ikinci yarısının başında Kral Asparuh ile birlikte Balkan yarımadasına gelmiş olan Protobulgar’ların kalıntıları olduklarını sanmaktadır.
Dr. V.N. Zlatarski’de daha sonraki yıllarda bölgeye göçen ve Bizans sınırlarını geçen Peçeneklerin sayısını 800 bin, Kumanların sayısını 40 bin olarak verir.
Attaliatis ve Kedrin de, “Uzların sayısı 600 bin idi, Bunlar XII. yy.’ da gelip buralara yerleştiler. XIV. Yüzyılda ise akraba ve Müslüman olan Osmanlı Türkleri geldiler. Dili, Dini ve gelenekleri Osmanlı Türklerininki ile hemen hemen aynı olan Peçenekler, Osmanlıların gelmelerinden ötürü asla yabancılık ve yadırgama duymadılar,” diyerek bölgenin tamamen Türkleştiğini yazarlar.
A.İ. Manoff ve Kovalski, ısrarla Gagavuzların ve Gacalların, bazı araştırmacıların iddia ettiği gibi Deli Orman ve Dobruca İlkbulgarlarının kalıntıları olmadığını, Deli Ormanlarda Tuna çevresinde ve Dobruca’ daki Türk boylarının(Peçeneklerin, Kumanların özellikle Uz-Oğuzların) ataları olduğunu savunur. Bunların aslında bazı araştırmacıların iddia ettiği gibi Selçukları Sultanlar arasındaki bazı iç kavgalar yüzünden bölgeye kaçıp yerleşen İzzettin Keykavuz’un adamları değil, Keykavuz’un yanlarına sığındığı akrabaları olarak kabul edilmelidir. Gagavuzların Anadolu’ dan değil, Kuzey’ den, Kıpçak Bozkırlarından geldiklerini kabul etmek gerektiği kabul edilmelidir.
Yine Türk araştırmacılardan Müstecip Ülküsal’da, A.İ.Manoff’ a dayandırarak şöyle bir tarih vermektedir. “1123-31 yılında II. Asen’ in fermanına göre birçok Türk boyunun toplu olarak yaşadığı bölgeye Kavurna Memleketi” (Kavarna) deniliyordu. Çoğunluğu Hıristiyan Uzlar olan ülke kısmen Bizans’ a tabi idi.
Bazı yazarlarda bizim düşüncemizin doğruluğunu kanıtlarcasına Bizans İmparatoru VIII. Mihail’in yanına sığınmış olan Selçuklu Türk Beyi, merkezleri(İkonium)Konya’da yaşayan annesi Bizanslı olan Sultan İzzettin Keykavus vasıtasıyla Uzları kontrolde tutmak için onu Kavurna Ülkesine gönderdiler ifadesi geçer. Yine Viyana’ da bulunan bazı Farsça el yazması belgelerde “Oğuzname” den öğrenildiğine göre İzzeddin Keykavus gemileri ile Anadolu’dan kaçıp Varna’ ya geldi. Keykavus Kavurna’ da maiyeti ve taraftarları ile bir Devlet kurdu. Amaç Bizans’ın düşmanı diğer Türk boylarına karşı sınırlarını korumaktı.
Gacal adının menşei ve yayılmasını, “Bulgar Lügati yazan Nayden Gerov gibi muhelif bilim adamlarının sözlerini kaydederek, kendi araştırmalarına geliyor. Bunun bende bazı kaynaklarda tahkikini yaptım ve hakikaten Deliorman Türklerinin komşuları olan Dobruca Türklerine alay için “Gacal” dediklerini tespit ettim.”demektedir.
Arap tarihçisi Taberi’nin bir yazısında”860’larda Arap Halifesi Mütevekkil’in Bizans İmparatoru III. Mhaylo’ya (Mihail) gönderdiği bir mektupta Selanik’in batısında yaşayan Sakalibler! (Sakalar) Müslüman Araplardan bahsettiğini görmekteyiz.” Bu yıllarda Balkanlarda Araplar ne arıyordu. Araplar içinde misyoner olarak gelenler vardı, ama hiçbir zaman bir topluluk olamamışlardı. Yine 1150 yıllarında Macaristan’ı ziyaret eden Arap seyyahı Abü Hamid Al Garnati (1080-1169) Macaristan Müslümanlarının din ve sosyo-ekonomik hayatıyla ilgili çok kıymetli bilgiler vermektedir. Bu yazar, Macarlar, Macaristan’da yaşayan Müslüman Bulgar, Hazar, Oğuz, Peçenek ve Kuman Türklerine Magrepliler, diğer Müslümanlara ise Saratsinler(Araplar), Böszömenyekler veya Bösörmeyekler adını vermişlerdi, diyor. Şimdi bu yazının bu kısmını iyi okumak gerekmektedir. Bu yazı Boşnak kaynaklarından alınmıştır. Burada bahsedilen Böszömenyekler veya Bösörmeyekler denilen Boşnaklardır. Arentenlere de bazı tarihçiler Pomaklara Agaryan diyen Yunanlılar gibi, Boşnaklara Arentenler diyen Sırp ve Hırvat tarihçiler vardır. Bu konu gözden kaçırılmamalıdır. Bazı araştırmacılara göre, Macaristan Müslümanları kendilerine İsmailliler(İsmailoğulları), Kalisler (Kalhisler olmalıdır, Kalhisler aynı zamanda Kuzey Anadolu İskitlerine verilen isimdir.) veya Bösörmanlar diyorlarmış.
Panonya düzlüğüne ve de çevresine iskan edilen Kalhisler hakkında bazı bilgiler Bizans kaynaklarından alınmıştır. Bizanslı tarihçi Kinnamos1165 yılında yürütülen Bizans- Macar Savaşını şöyle anlatmaktadır.”zemun’un civarında Kral yeni bir yerleşim yeri yaptırdı. Oraya Srem Macarlarını yerleştirdi. Bu yeni gelenlere Kalhisler diyorlardı. Kalhisler, Macarların inandıkları dine değil, İranlıların dinine inanıyorlardı.” O yıllarda Orta Avrupa bölgesinde yaşayan ve Şamanist olan İskit boylarının İranlılara benzetilmesi gayet doğaldır. Bu Bizans kaynağı, Slovenya ve Batı Srem Düzlüğüne yerleşen Kalhisler’in Müslüman olduğunu kaydeder.
Bu bilgileri Üsküp Üniversitesi Profesörlerinden Yusuf Hamzaoğlu’nun Balkan Türklüğü adlı kitabından aldım. Hamzaoğlu devamla Konstantin Feylozof adıyla da bilinen Kirillos (Bulgarların kullandığı Kiril alfabesinin ilk bulan kişi) İslamiyet hakkında ilk bilgileri bu Müslüman Türklerden ve Araplardan da almış olabilirler. “Dönemin çarı III. Mihail bir gün yanına aldığı Kirilos’a Agrenlerin dinimize karşı söylediklerini duydun mu Feylozof? Demiş ve ondan Müslümanlara cevap vermesini istemiştir. Bir öğlen yemeği sırasında Agrenlerle beraber sofraya oturan ve İslamiyet-Hıristiyanlık konusu tartışılır.” Bu notları neden aldım. Yukarda da bir ara okuduğumuz gibi Agaryanlar ve Arentenler, Boşnak ve Pomaklardır. Dolayısıyla bu toplulukların hepsi İskitlidir. Zaman içinde İslamlaşmışlardır.
Agaryan kelimesinin etimolojisi üzerine yaptığımız bu araştırmada Mualla Uydu Yücel’in bir makalesinde bu Agaryanlarla ilgili bu bilgilere rastlarız. “Ruslar ile Bizans arasındaki ilişkilerin ilk defe 866 yılında İmp. III. Mikhail(842-867)’in hükümdarlığının 14. yılında Askold ve Dir adlı beylerin Rurik’ten izin izin alarak Çargrad(İstanbul)a iki gemi ile gitmeleri ile başlar. Askold ve Dir adlı beyler askerleriyle birlikte karaya çıkartma yapmışlardır. Şehri kuşatma sırasında İstanbul’da bulunmayan imparator Mikhal’in geri dönmesi ile talih Bizans’tan yana dönmüş ve çıkan şiddetli bir rüzgar Rus gemilerinin ala-bora olmasını sağlamıştır. Nitekim bu hadise Povesti Vremennih Let’te efsanevi bir tarzda şu şekilde anlatılmaktadır. Mikhail’in Çarlığının 14. yılında Askold ve Dir askerleriyle Grekya’ya gittiler. Çar bu sırada Agaryanlar üzerine sefere gitmişti.” Bu ifadenin üzerinde bu konuda araştırma yapan ve bu konuya ilgi duyanların altını çizmesi gerektiğine işaret etmek isterim
Muralt, Selçukluların Kapadokya’ya düzenlediği akınlarda, 1068 yılı Mart ayında Bizans İmparatorunun Bithinya themasında kamp kurup İskitler olarak bilinen Peçeneklerle ve Kumanlarla anlaşarak batıdan çekilen ordunun bir kısmını Türklere karşı hazırladığı bilinir. Peçenek veya Kuman olduğu konusuna bakılmayan birliklerin İskitlerin Kapadokya’nın yerlisi oldukları, Kapadokya’yı vatan belledikleri belirtilir. Muralt’ın özellikle belirttiği hususu tüm Bizans ve Yunan tarihçileri kabul etse de bunlar içinde Yunan tarihçileri yanında bazı Türk tarihçilerde etnisiteye önem verdiklerinden Türk tarihini Anadolu’da 1071 tarihi ile başlatarak bu topraklarda Türklerin 1000 yıllık geçmişleri yanında kendilerinin 3000 yıllık Anadolulu olduklarını özellikle kaydederler. Bazı gerçekleri bakın Bizans ve Avrupalı tarihçiler istemeyerekte olsa bazen yazarlar. “ Genel olarak, Bizans tarihinde hemen-hemen Karadeniz’in kuzeyinde bulunan tüm Türk boylarının İskit veya İskitlerin ahfadı olarak nitelendiği gerçeği, bahsedilen Kapadokya bölgesinde, XI. yüzyılda, Peçenek veya Kuman birliklerinin yurt tuttukları ve bu bölgede büyük bir ihtimalle thema sistemi dahilinde Bizans hizmetinde bulunduklarını açıkça göstermektedir”. Bu düşünceye Türk araştırmacılardan Yonca Anzerlioğlu’nun da katıldığını ifade edelim.
Yine Makedon kaynaklarında, “XI. ve XII. Yüzyılların seyyahları bu topraklarda sadece İskit halkının sünnet olmuş haydutlarının yaşadığından” İskit Türkleri o yıllarda Makedon ve Macar kaynaklarında devamlı haydutlar olarak anılırlar. Bu kaynak Niş ve Tuna Irmağı arasındaki arazide yaşayan halkın Müslüman, Vilhelm Tirski ise bu halkın Peçenek Türkleri olduğunu söylemektedir.
Sırp kronikleri ise İskitlerin tarih sahnesinden silinmesinden çok sonraları bile Bulgaristan da kurulan devlet ve yaşayan kavimleri hala İskitler olarak görmelerinden dolayı bölgedeki İskit egemenliğini iyi anlamamız gerekir. Yine bir Makedon kaynağında ”1330 yılında Çar Mihail denen İskit (Bulgar) hükümdarı Tatarlar ve Besarabyalılar ile birlikte büyük bir güçle harekete geçti. Stefan Deçanski’nin ülkesini ele geçirmeye kalkıştı” diye bahseder. Aynı benzer bilgiler Macar kaynaklarında da görülür.
Balkanlar'a, 860'lı yıllarda başlayan Peçenek, Uz(Oğuz) ve Kuman-Kıpçak göçleri ile buralarda yerleşerek hakimiyet kurma çabaları XI. yüzyıla kadar sürmüştür. Tarih; Balkanlar'da ve dolayısıyla Trakya, Makedonya ve Dobruca'da, V. yüzyıldan itibaren varlıklarını ve etkilerini en yoğun biçimde hissettirenlerin Türk boylarının olduğunu ortaya koymaktadır .
Peter Yapov, “602 yılından itibaren Slavların Balkanlara yerleştiğini yazar. Bu dönemin önemli olayları arasında 658 yılında Bizans İmp. Konstantinus II Küçük Asya’daki Slavlarla Avarların yer değiştirmesine sebep oldu. O yıllarda Suriye sınırına 5.000 kadar Slav askerini yerleştirdi. 597,609 ve 620 yıllarında Balkanlardaki Slavlar ile Avarlar Selanik’i,622 ve 626 yıllarında da İstanbul’u kuşattılar. Yine 647 yılında Slavların Selanik şehrini kuşattığına tanık oluyoruz.” Diye kaydeder.
Bahsedildiği gibi Balkan tarihindeki Osmanlıya karşı bağımsızlık hareketlerinde ilk kıvılcımın çaktığı yer Athon ve Halkidikya’dır. Burada başlayan direniş hareketleri neticesinde Yunanlıların bağımsızlık isyanları başlamış ve 1829 yılında Yunanistan bağımsızlığına kavuşmuştur. Çavuşoğlu’nun dediği gibi bu Athon ve Halkidikya isyanlarında olayları bastırmaya giden Osmanlı askerlerinin yanında Pomak milis kuvvetleri de vardır. İlginçtir, bu isyanda yine Türk boylarından biri olan Gagavuzların din duyguları daha ağır basarak Yunanlılar safında yer almışlardır. Bu yıllar da demek ki ulus duygusundan din duygusu daha ağır basmaktadır.
Çıtak ve Gacal olarak adlandırılan Deli Orman civarı Pomaklarından gayrı, Güney Rodoplarda (Yunanistan sınırları içinde)antik çağlardan itibaren Agaryan olarak anılan Pomaklar daha sonraki yıllarda ve günümüzde Agren =Ahren adıyla anılırlar. Yunan kaynakları Agaryanilerin, M.Ö 700’lü yıllardan sonra Rodoplarda yaşayan Trak kökenli bir halk olduğunu iddia ederler. İkinci bir yanlış Agaryanlar Trak kavmi olmayıp ısrarla belirttiğimiz gibi İskit kökenlidir. Aslında Agaryan, Agriyani kelimesinin Türkçe Agren(ahren=aren) kelimesi ile aynı olduğunu iddia eden tarihçilerde çoktur. Ege ve Trakya da Agren, Ahren kelimesi çok kullanılır. Bu bölgeden mübadele sonrası Samsun çıvarına yerleştirilen Batı Trakya Pomaklarının(Agaryanların=Agren) türküsünün sözlerini yeri gelmişken okuyalım. 1924 mübadelesinde Drama kökenli mübadillerin yerleştirildiği Samsun yöresinin çok sevilen bir türküsünün dörtlüğü şöyledir.
“Arenler satara ana okkayla kına(aman-aman)
Kızlara ilayık Paşa Dudu davulla zurna
Arenler satara ana okkayla yünü(aman-aman)
Ne vakit yapacan paşa Dudu davulla düğünü”
Bu bölge Arenlerin(Pomakların) yaşadığı önemli bir bölgedir. Recep Memiş araştırmasında “Rodopların güney eteğinde ‘İskeçe(Ksanti) kentinde “Aren mahalle” adlı bir semt olduğunu, 4 Ağustos 1929 belediye seçimlerinde İskeçe’den Evripidis Hasırcıoğlu listesinden seçimlere giren Türk üyelerden Aren Mahalle temsilcisi 11. sırada Yemenici Osman (Varyemez) den” bahseder. Yine ilginç olan Şeyh Bedreddin düşüncelerine merkezlik yapmış doğum yeri olarak bilinen Demirhisar’ın isminin bundan 200 yıl önce“Ouroundjaova=Aranyaova olarak anılmasının tesadüf olamayacağını “ekler. Aren adlandırılmasıyla ilişki kurulmasında önemli veriler olarak görülmelidir. Pomaklar üzerine yazılarını takip ettiğim Recep Memiş kendi köklerinin de Aren olduğunu bölgedeki Arenlerin yaşayışını anlatır. Arenlerin Alevi inanışında olduklarını da belirtir.
Yine Elizabeth A. Zachariadou. “Sol Kol” adlı kitabında Sarı Saltık Dede ve diğer bazı Bektaşilerin ve Albanların, Azerbaycan’ın Hoy şehrinden olması ile ilişki kurar. Bu konuyu araştıran Avrupalı uzmanlar yanında İ. Melikoff, Elizabeth. A. Zachariadou ve bazı araştırmacılar bu tezi destekler. Bölge halklarının Hıristiyanlığı seçmeyip toplu olarak Hırıstiyanlığın bir mezhebi gibi görünen Bogomolizmi seçerler.Yine Bogolizm sonrası topluca İslamiyete geçerek Bektaşiliği benimsemeleri ve sonraları da Osmanlının sunnileştirme hareketiyle sunnileşen yinede bölgede Bektaşi ve Alevi toplumun hala olması bu düşüncelerimizi doğrular.
Grek kronikleri ile tarihinde milattan 4-5 asır evvel, eski Yunanistan’da “Grek Agriyan’i” sıfatı haiz pek münferit bir etnik boyun mevcudiyetine tesadüf edilmektedir. Bu “Grek Agriyan’i” unsuru da Makedonya Kralı Büyük İskender’in eski Yunanistan’ı istilası esnasında meydana gelen “İç Göç”lerin saik olduğu amillerden meskun oldukları yöreyi terk ederek tarih sahnesinden tamamen çekilip gitmişler ve yurtlarını müstevlilere terk etmişlerdir.( Bizans kronikleri Milattan Sonra VIII. yüzyılda Metodi Krill zamanında Agaryanlardan bahsederek, o yıllarda dahi Agaryanların bölgenin halkı olduğunu konu ederler) Çavuşoğlu, Agaryanların bölge de İslami unsurlarla beraber ortaya çıktığını kabul etmektedir.”Ancak miladi 1091 ile 1358 yılları arasında bazı Bizans tekfur ve generalleri Rodoplar’daki Kuman Türklerine, her yönden mert ve ciddi bir karaktere sahip olduklarından, “Komani yerine “Aren” yani “Erkek” sıfatını izafe etmişlerdir. Bugünkü Yunanca’da Aren (Arenos) tabiri “Erkek” manasını ifade ettiğine göre Bizanslı tekfurlarda bu Kuman Türklerinin “Erkek”lik meziyet ve hasletlerini taktir etmekten kendilerini taktir etmekten kendilerini uzak tutmamışlardır. “Şu duruma göre”Aren” tabirinin, Yunanlı yazarların iddia ettikleri gibi, “Agrionos” veyahut da “Agrion dropos”lukla hiçbir yönden alaka ve münasebeti yoktur. Bu tabir Bizanslı tekfurların kullanmış oldukları ve bugünkü Yunanca’da “Erkek” manasını ifade etmekte olan “Arenos” tabiridir.”
Bazı araştırmacılar, “Ahriyan”i”(Aren) tabirini Türkçe-Arapça yahut Farsça “Aharayan”, yani “sonradan fethedilen” veya “sonradan katılan” yöre manasına gelen kelimeden türemiş olduğunu ileri sürmektedirler. Diğer yazarlar ise “Aren” tabirinin Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunda ve Rodoplar’ın fütuhatında büyük hizmetleri olan Ahi’lerden gelmiş olduğu ihtimali üzerinde durmaktadırlar. Osmanlıların Rodoplara yaptıkları fütuhatın başlarında Ahi teşkilatının önemli rolü olmuştur. Ahiler yoluyla (tekkeler ve zaviyelerle) yayılan tasavvufi fikir cereyanları XIV. asrın sonunda ve XV. asrın başlarında daha çok kuvvetlenmiştir. Eğer İslam tarikatlarından Ahi’lerin Rodoplar’daki faaliyetleri tetkik edilecek olursa bazı çevrelerde Pomaklar içersinde Ahi’lerin faaliyet imkanı buldukları ve pek çok ahi yasa ve törelerin Pomaklarca benimsenmiş olduğu açık bir şekilde müşahede edilecektir. Ahi örgütünün halk üzerine çok yönlü faaliyetlerini gören zamanın Osmanlı idarecileri tarikat şeyhlerine araziler bağışlayarak kendi bölgelerine yerleşmelerini istemişlerdir. Bu yerleşim bölgelerinde (Orta ve Doğu Rodoplar’da) “Ahriyan” lakabı ile yeni mahalleler(Ahrenler, Ahrenli, Ahren mahallesi vs.) oluşturulmuş ve bu yörelerdeki bazı dağ, tepe, yaylak, akarsu vb yerlere aynı isimler Ahriyan bayır, Ahriyan çayır, Ahriyan yurt, Ahriyan dere, Ahriyan Bunar vs.) verilmişir. Bu münasebetle Rodoplar’daki Müslüman Pomak Türklerine “Ahi” yerine “Aren” sıfatı verilmiş olduğu belirtilmektedir. Recep Memiş ve Hüseyin Memişoğlu bu bölümde bizim bu konudaki düşüncelerimizi doğrulamaktadır.
Burada K. Jirecek’in düşüncesine göre, Pomaklar sonradan Müslüman olmuş bir toplum değildir. Pomaklar Bogomilizm öncesi Şamanist olup Hıristiyan değildirler. Daha sonraları da Bogomilizme inanmış ve bu düşünce ile yıllarca yaşamış bir toplumdur. Bogomilizm sonrası onları Müslümanlıkla tanıştıran Sarı Saltık Dededir. İslamiyete geçişleri bu tarihtedir. Burada yeri gelmişken bunu belirtelim.
Bölgedeki Bizans hakimiyeti esnasında, Bizans tahtı için ortaya çıkan karışıklıklar, Aydınoğlu Umur Bey'in Bizans'a yardımları ile bertaraf edilirken, bu faaliyetler bölgedeki Osmanlı hakimiyeti için gerekli zemini de hazırlamıştır. Osmanlı Türkleri, 1360'lı yıllarda başlattıkları Trakya ve Balkanlar'a yönelik fetih hareketlerini kısa sürede tamamlayarak yüzyılımızın başına kadar devam ettirdiler. 1081-1091 yılları arasında İzmir Beyi Emir Çaka Bey donanması ile Batı Trakya sahillerine çıkar. Burada Roma-İstanbul yolu(Via Egnetia)nun İskeçe(Ksanti)-Gümülcine-Filibe hattının despoterliği verilmiş olan Momçilo adlı Bulgarın zorla aldığı haraçlardan bıkan halkın şikayeti üzerine Momçilo’nun kellesini alarak halkın gözdesi ve destekçisi olur.Yine İzmir Aydınoğlu Beylerinden Gazi Umur Bey bölgede fütühatlar yaparak Osmanlı öncesi bölgeye feth eden ilk Türk Beyleri olurlar. İşte bu dönemlerde Türklere yardım eden bölge Agaryanlarına yardım eden anlamına gelen Pomage adlandırılması yapılılr. Daha sonraları da Osmanlı Beylerinden Süleyman, Balaban Beylerle başlayan dönemlerde Osmanlı bölgeyi feth etmiş.Bölge de yaşayan Agaryanlardan yani Pomaklardan büyük destek görmüştür. Bölgede pekçok yerleşimin isimleri artık Türk beylerinin Balabanlı,Süleymanlı, Otmanlı….gibi isimlerle anılmaya başlanmıştır.
Bizanslı Laonikos Chalcocondylas tüm tarihi kaynakları toplayarak bunlar üzerinde yaptığı çalışmalarda Osmanlıların ataları üzerine şu görüşleri ortaya atmıştır. Genellikle yabancı araştırmacılar ve dönem tarihçileri arasında şöyle bir ortak noktaya varacaklardır. Bu görüşleri şimdi anlatacağımız sınıflandırmalarla, Türklerin atalarını şöyle anlatırlar.”1-)Bazı yazarlara göre Türkler(Osmanlılar) aynı zamanda Tatar diye anılan İskitlerden gelmektedirler. Onlar Partların kuvvetli oldukları bir sırada, Don(Tanais) nehrinden yedi defa yola çıkmışlar ve o kadar kez de Yukarı Asya’yı kırıp yok etmişlerdir. Bunları bu kanıya götüren etken, vermiş oldukları ortak raporlara göre, bu kabilelerin bugüne kadar Asya’nın her yanına göçebe olarak yayılmış olmaları, örf ve gelenek bakımından da İskit göçebelerine benzemeleridir. Chalcocondylas, bu örneğe ek olarak bu tarihçilerin, adı geçen kabilelerin dillerinin de birbirine benzediğini beyan ettiklerini söyler. Zira medeniyetsiz olarak tanınan ve Lidya, Karya, Frikya ve Kapadokya eyaletlerinde yaşayan Türklerle Don Nehriyle Sarmatya arasında yerleşik bulunan İskitler, dil ve gelenek bakımından birbirlerinin aynıdır. Bu da Türklerin, İskitlerden geldiklerine dair güçlü bir kanıttır.” Chalcocondylas, görüşlerini devamla şöyle açıklar,”Bazı tarihçilerde, Türklerin, Partlardan geldikleri savında bulunduklarını ve bunu doğrulamak için de, Partların göçebe İskitlerin Aşağı Asya(Küçük Asya) ya sürdükleri kimseler olduklarını ve burada öteki kabileler gibi yaşadıklarını ileri sürdüklerini zikreder. Bunlara da burada, kentlerde dağınık olarak yaşadıklarından dolayı göçebe anlamına gelen Türk denmiştir.” Bu sözlerden de Türklerin göçebe oldukları ve Küçük Asya denilen Anadolu’ya çok önceleri yerleşen kavimlerden olduğu anlaşılır. İlave olarak, biz şöyle devam edebiliriz. Milat öncesi yıllardan beri varlığını gördüğümüz İskitliler olduğu gibi, Makedon, Macar, bazı Yunan ve Bizanslı tarihçiler Hun, Avar, Hazar, Peçenek ve Kuman Türkleri gibi Osmanlı’nın Oğuz boylarını dahi İskit kavmi olarak kabul ederler.
Sözlerimi Bizanslı tarihçi Laonikos Chalcocondylas’ın İskitliler hakkındaki yazılarıyla bitirerek konuyu Balkanlarda ve Anadolu’da İskitlilerin varlığını Türk Tarih Kurumu çalışmaları esnasında Atatürk’ün “Türk tarihini 1071 yılında Anadolu’ya gelen Türk boylarıyla değil Balkanlarda ve Anadolu’da miladi yıllardan çok önceleri yaşamış İskit boylarıyla ilişki kurun” sözleriyle ilişki kurarak bitirmek isterim.
Traklar
1-) Apsihtiler Enez’in doğusunda yaşamışlardır.
2-) Astai Yıldız Dağlarında “
3-) Bessalar Rodop ile Haimos vadisi arasında”
4-) Betegeriler Edirne civarında “
5-) Binnai Meriç nehri civarında “
6-) Bisaltlar Akte yarımadasında “
7-) Bistanlar Ege kıyılarında “
8-) Briantlar Semadirek adası karşısında “
9-) Danthaletler Yukarı Vardar bölgesinde “
10-) Darsiler Aşağı Vardar “ “
11-) Digerler Rila vadisinde “
12-) Drugeriler Orta Meriç bölgesinde “
13-) Hedonlar Aşağı Vardar vadisinde “
14-) Hypsaltalar Meriç bölgesinde “
15-) Kainoiler Marmara sahilinde “
16-) Kebreniler Arisbos çayı etrafında “
17-) Kikonlar Biston Gölü civarında “
18-) Kolopothaklar Enez’in güneyinde “
19-) Kovpiller Dedeağaç civarında “
20-) Ladepsoylar Ergene vadisinde “
21-) Mygdonlar Axias ile Vardar arasında “
22-) Nipsoylar Kıyılara yakın yerlerde “
23-) Odomantlar Aşağı Vardar vadisinde “
24-) Odrysler Tunca vadisinden sahile kadar olan yerlerde
25-) Paitler Aşağı Meriç ile Melas nehri ara-sında “
26-) Pieresler Makedonya’dan sürülmüş olan bir kavim
27-) Pyrageriler Arsuz bölgesinde “
28-) Saiylar Taşoz Adasında ve çevresinde “
29-) Sapailar Bista’nis Gölü civarı ve Rodoplarda “
30-) Satrailer Rodoplarda “
31-) Selletler Balkanlarda “
32-) Serdailer Sofya civarında “
33-) Setonlar Pallane yarımadası civarında “
34-) Sintoylar Axias ile Vardar arasında “
35-) Trallesler Yukarı Nestos civarında “
36-) Tynler İğneada ve Midye bölgesinde “
İSKİT BOYLARI
1-) Agathyrsler……… Batı Trakya’da yaşayan İskit boyudur.
2-) AGRİANLAR…… Avrupalı İskitler olarak anılan İskit boyudur.
3-) Amyrgia ………… İskitlerin, Amyrgia kabilesinden olup, Sakesler olarak da anılır.
4-) Aukhadea………….Yunanlılarla komşu olan İskit boyudur.
5-) Bophoros ………… Kimmerlerle İskitler akraba kavimdir. Karadeniz kıyılarında Sinop civarında yaşayan İskit boyudur.
6-) Budinler………… Herodot bu İskit boyunun çöllük bir alanın hemen sonrasında ağaçlık bir bölge de yaşadıklarını. Palus-Maiotis’in körfezinde olduğunu kaydeder.
7-) Getailer………….Herodot bu kavme “ölmek istemeyen halk” adını vermiştir. Rodoplarda yaşamışlardır.
8-) Halizonlar……….. Bu kavim Balkanlarda, Hypanis ırmağı boylarında yaşarlar.
9-) Hyperboreler Herodot bu kavmin kutsal altınlara bekçilik yapan Griffon lardan ötede denize çıkan bölgede yaşadıklarını kaydeder.
10-) İssedonlar………….Balkanlarda yaşayan bir İskit boyudur.
11-) Iyrkailer…………. Budinlerin kuzeyinde ki bölgede yaşayan avcı bir İskit boyudur.
12-) Kallipidailer……….Balkanlar da Karadeniz kıyılarında yaşayan bir İskit boyudur.
13-) Katıariler………… İskit kralı Skoloti’nin kavmidir.
14-) Maiotisler……… Palus-Maiotis gölüne dökülen ırmakların boylarında yaşarlar.
15-) Massagetler……… Aral kıyılarında yaşayan bir İskit boyudur.
16-) Melankhlen……… Massagetlere komşu bir İskit boyudur.
17-) Nauriler……….. Balkanların kuzeyinde çiftçi İskitler olarak anılan bir kavimdir.
18-) Olbiopolitler……….Çiftçi İskitlerin komşusu hayvancılıkla geçinen bir İskit boyudur.
19-) Oneatlar……………Pamphlia bölgesinde yaşamış, arkhelaoi(yönetici) olarak anılan bir topluluktur.
20-) Paralatailer……….İskit kralı Skoloti’nin akrabası olan bir kavimdir.
21-) Sagartlar ……….İran halklarından fakat İskit boyundan gelen bir kavimdir.
22-) Sauromatlar……. Palus-Maiotis gölü kuzeyinde yaşayan bir İskit boyudur.
23-) Skolotiler………. İskit boylarından Traspiler olarak da anılan bir kavimdir.
24-) Thyssagetler………İskit boyu Budinlerin kuzeyinde yaşayan kavimdir.
25-) Traspiler………. İskit kralı Skoloti’nin kavmidir.
26-) Utialar………. Güney İran halkından olan bir İskit kavmidir.
Ercan ÇOKBANKİR
Arkeolog
Formun Üstü
POMAKLAR ÜZERİNE FARKLI BİR TARİH OKUMASI - RECEP MEMİŞ
POMAKLAR ÜZERİNE FARKLI BİR TARİH
OKUMASI
Recep MEMİŞ
İÇİNDEKİLER
I – GİRİŞ
II- OSMANLI YAYILIŞI ÖNCESİNDE BÖLGEDEKİ SOSYO EKONOMİK DURUM
III- POMAK OLUŞUMU İÇİN OLASI KOPMA NOKTALARI
IV- TARTIŞMA HATTI
V- POMAKLARIN MÜSLÜMAN OLUŞU ÜZERINE TARTISMALAR
VI- HETEREDOKS TARİKATLAR
V - MÜSLÜMANLIK ÖNCESİ POMAKLAR HANGİ DİNE MENSUPTU?
VI – POMAKLAR BOGOMİL MİYDİ?
VII - BULGARLAŞMA SÜRECİNDEN KOPUŞ
VIII – POMAKLARIN HETEREDOKS MÜSLÜMANLIK DONEMI
IX- SÜNNİLEŞME SÜRECİ
POMAKLAR ÜZERİNE FARKLI BİR TARİH OKUMASI
I - GİRİŞ
Günümüzde Pomakları en genel tanımıyla “Slavik” kültürden, “İslami” kültüre yönelmiş bir balkan topluluğu olarak ifade etmek sanırım yanlış olmayacaktır. Slav gramer ailesine ait dil ve İslam inancı; en ayırdedici özellikleridir. Bu nedenle “Pomak Kültürü”nün kökleri üzerine yürütülecek bir tartışma; dil yapısı ve inanç detaylarına dair oluşum süreçlerini araştırmayı zorunlu kılmaktadır.
Hem bu tanımlama hem de; “balkan yayılışında Osmanlıdan yana tutum aldıklarını ifade etmek üzere; Slavlar tarafından (düşmana) yardım edenler anlamında, slavca ‘pomaga’,’pomaci’ sözcüğünden hareketle “Pomak” olarak adlandırıldıklarını ileri süren ve genel olarak benimsenen içerik” ; “Pomak” oluşumunun belirli bir dönemde Slavik Bulgar etnisitesinin oluşum-gelişim sürecleri içinde yer aldığına ve ondan kopuşla ayrı bir kimlik oluşturmaya yöneldiğine işaret etmektedir.
Bu bakımdan “Pomaklara” dair tartışma; oluşumun kaynaklarını, Osmanlı öncesi dönemde arayarak; sonraki dönemlerde izlerini sürecek bir hat izlemek zorundadır.. Böyle bir tartışma tartışma konusu yapılan dönemin genel karakteri hakkında bir fikir sahibi olmadan yürütülemeyeceği için öncelikle dönemin sosyo-ekonomik koşullarına göz atmalıyız.
II- OSMANLI YAYILIŞI ÖNCESİNDE BÖLGEDEKİ SOSYO EKONOMİK DURUM
Osmanlının bölgeye gelişi XIV asrın ikinci yarısındadır(1350 sonrası,.). Bunun 5-6 asır öncesinden beri Pomakların yoğun olarak yaşadığı Trakya ve Makedonya civarında Bizans ve Bulgar egemenliği hüküm sürmüştür. “Askeri Feodal Devlet” olarak tanımlanabilecek bir rejim yapısı bu iki devlet ve hatta sonrasında Osmanlı devletinin temel karakteristiği olmuştur.
1-) Askeri Feodal Devlet Yapısı
Askeri feodal devlet yapısının temel özelliği; toprak mülkiyetinin genel olarak hükümdar ya da devlet mülkiyetinde tutularak; görevde oldukları süreyle sınırlı olmak üzere; askeri-bürokrat devlet kadrolarının tasarrufuna sunulmasıdır. Bu sistem orduya dayalı güçlü bir merkezi yapıyı gerektirir. Ruhban (Osmanlıda ulema) sınıfı da devlet aygıtının meşruiyet mekanizması olarak sistemin merkezinde yer almaktadır.
Zaman zaman baskın mülkiyet ilişkisi görünümü alabilecek şekilde; belirli bir seçkinler (soylular) sınıfının büyük toprakların mülkiyetini ele geçirdiği dönemlerin de bulunduğu yadsınamaz. Soylular sınıfının özel mülkiyeti; genelde krizlerle eşzamanlı olarak ve süreklilik arzetmeyecek şekilde ortaya çıkan bu dönemlerle birlikte (özellikle 1204 tarihli sefer sonrasında oluşan haçlı egemenliği etkisiyle); yükselen ve alçalan bir grafik içerisinde varlığını sürdürmüş; ancak uzun vadede sosyo-ekonomik yapının baskın unsuru olabilme yeteneğine kavuşamamıştır.
2-) Egemeniği Finans Modeli
Bu yapı içerisinde devlet kendine ait toprakları Osmanlıdan tanıdığımız “tımar” sistemine benzeyen bir model (Pronoie) içerisinde asker ve bürokrat sınıfına; kazancından belirli bir payı vergi olarak ödemek koşuluyla tahsis etmekte ve bu bunlar da; bir çift öküzle (çiftlik) işlenebilecek ölçekte küçük ünitelere ayrılmış olan araziyi köylüler aracılığıyla çalıştırmaktadır. Tımar sahiplerinin arazi gelirleri toprağı fiilen işleyen köylülerden belirli bir yüzdeyle aldıkları üründen oluşmaktadır.
Aynı araziyi sürekli olarak ve çoğu kez babadan oğla devreden bir hukuk içerisinde işleyen köylülerin (çiftçi) toprakla ilişkisi küçük ölçekli özel mülkiyeti andırmakla birlikte gerçekte; köylüler bir yana, tımar sahiplerinin bile toprakla bağı “kiracı sıfatıyla zilyetlik” olarak tarif edilebilecek bir düzeyi aşamamaktadır. Zira bürokratın görevi bir biçimde sona erdiğinde aynı arazi; benzer statüye sahip bir başka görevliye devredilmektedir.
Ruhban sınıfı da kiliseye tahsis edilmiş ve çoğu kez vergiden muaf tutulan topraklara benzer biçimlerde tasarruf eder.
Sonuç olarak sistemin finansmanı temelde topraktan elde edilecek gelirlerden alınan vergilerle sağlanmaktadır. Bu nedenle (soylular+üst dereceli asker ve bürokratlar +ruhbanlardan) oluşan egemen sınıfların refahı kendilerine tahsis edilmiş toprakların en verimli şekilde işletilmesine bağlıdır. Bu da toprağı fiilen işleyen köylü-çiftçilerin ve özellikle soylular açısından toprak kölelerinin varlığını gerektirmektedir. Yani köylü nüfusun artması hakim kesimlerin refahını arttırırken; nüfustaki daralmalar ise azaltmaktadır.
3-) “Fetih” Mekanizması
Refahı(zenginliği) arttırmanın bir diğer yolu ise sahip olunan toprak miktarının arttırılmasıdır. Egemen ittifak bileşenlerinden herhangi birinin iktidardaki ağırlığının; diğerleri aleyhine veya lehine artması ya da azalması biçiminde de ifade edilebilecek iç paylaşıma yönelik değişiklikler dışında; toprak miktarını arttırmanın tek yolu savaş sonucunda yeni yerlerin işgal edilmesidir. Bu bakımdan askeri-feodal devlet yapılarının temel eğilimlerinden biri de “fetih”çi karakterleridir. Bu yapılar kriz dönemlerinde krizi aşmak ve refah dönemlerinde ise zenginliği arttırmak adına sürekli yeni yerler fethetme ihtiyacındadır.
Batıda Roma ve ardçıllarının oluşturduğu Katolik sınıra dayanan Bizansın, doğusunda güçlü “askeri feodal devletler” olarak İslam ve Türk İmparatorluklarının ortaya çıkması; Karadeniz ve Akdeniz ötesi fetihlerin de zorlaşması sonucunu doğurmuş ve Fetih olanaklarının sınırlanması; düşüşünün başlangıcını oluşturmuştur. Bundan sonra giderek hızlanan bir ivme ile yerini alan Osmanlı İmparatorluğu da benzer şekilde “batıda bizansın en geniş sınırını oluşturan çizgiye” ulaştıktan sonra girdiği “fetih krizi” nedeniyle gerilemeye başlamıştır. Doğusunu tutan “Akkoyunlu” engelini aşamadığı için Arap çöllerine yönelmişse de çölden elde edilen toprak rantı yeterli olmadığı için gerileme, çöküşe kadar devam etmiştir.
Ele geçirilen topraklarda sistemin oturmasını kolaylaştırıcı yanıyla “egemen sınıf geçişkenliği” olarak tanımlanabilecek bir mekanizma daha dikkat çekmektedir.
Fetih mekanizmasına bağlı bu tali mekanizma; fethedilen yerlerin prens ya da beylerinin vergiye tabi olmak koşuluyla “pronoie-tımar” sahibi olarak kolayca sisteme dahil edilmesi biçiminde kendini gösterir.
“Fetih” için yapılan savaş; bir yandan yeni toprak edinmeyi sağlarken aynı zamanda toprağı işeyecek bağımlı köylülere (toprak köleleri); de sahip olma sonucunu doğuran karakteristik bir iktidar mekanizmasıdır.
4-) İç Savaş ve “İsyan” Eğilimi
Öte yandan son 1000 yıllık dönemde kavimler göçünün hedeflerinden biri haline gelen bölge coğrafyasında, nüfusun önemli bir unsurunu daima; dalgalar halinde akın eden göçebeler oluşturmuştur. Yerleşik iktidar aygıtları açısından bu göçebe kitleler; yukarıda toprak ve işleyenini temin aracı olarak tanımladığımız savaş (fetih) ve topraktan gelir elde etme aracı olarak tanımladığımız köylü biçimindeki iki temel ihtiyacı çözmeye yönelik önemli bir kaynak olarak görülmüştür. Fethedilen topraklarda yaşayanların bir kısmı ordunun asker ihtiyacının karşılanmasında kullanılmış ama asıl olarak; zorla iskan ettirilmek suretiyle işledikleri topraktan rant elde etmek üzere, zenginliğin doğrudan kaynağı olarak değerlendirilmişlerdir. Savaştan ayrı olarak “iskan”ı sağlama ve sürdürmede kullanılan şiddet düzeyi birçok kez savaşta kullanılanı aratmayacak boyutlardadır. Bu nedenle “iç savaş eğilimi” olarak ta tanımlanabilmesi mümkün olan bu “içe yönelik savaş düzeyinde şiddet kullanma” alışkanlığı da askeri feodal yapıların karakteristik özelliklerindendir.
Toplumun alt kesimleri açısından; kölelikten “toprağa bağımlı köylü” statüsüne doğru nispi bir özgürleşme biçiminde gelişen klasik feodalizmden farklı olarak; özgür göçebelikten “toprağa bağımlı köylü”lüğe doğru gelişen bu sürecin göçebe kökenli kitleler açısından ortaya çıkardığı; “özgürlük yitimi” biçimindeki statü kaybı; “isyan” olgusunu süreklilik gösteren bir dinamik olarak, tartıştığımız iktidar modelinin bir başka karakteristik özelliği haline getirmiştir.
Ayrıca özellikle kriz dönemlerinde geliri azalan egemen kesimlerin, gelir açıklarını; toprağa yerleşik köylülerden daha yüksek oranda vergi alarak çözmeye yönelmeleri bir başka iç savaş ve isyan üretici mekanizma olarak gözlemlenmiştir.
5-) Sonuç
“Pomak” etnisitesinin mayalandığını varsaydığımız dönemlerde; bölgede egemen olan Bizans-Bulgar toplumlarında sosyo ekonomik yapıyı;. “Köylülüğün; kölelikten özgürleşmeye doğru işleyen süreç yerine; “özgür göçebelik”ten “toprağa bağımlı köleliğe” doğru işleyen süreçlerde; “savaş ve“iç savaş” mekanizmaları altında; “zorla iskan” uygulamaları marifetiyle yaratılmaya çalışıldığı” iktidar modeli olarak tarif etmeye çalıştık.
İlk belirtileri Perslerde gözlenmeye başlayıp;Bizans-Bulgar yapılarını da kapsayacak şekilde; doğulu toplumların tamamına hakim olan bu yapı; tanımında yer alan savaş ve iç savaş eğilimleri nedeniyle askeri bir karakter taşımak ve merkezi olmak zorundadır. “Doğu merkeziyetçiliği” olarak ta adlandırılan bu eğilimin belirleyici olduğu iktidar modelini
“askeri feodal devlet” olarak adlandırdık.
Ve yine “savaş” ve “iç savaş” karakteristiklerinin bir türevi olarak; göçebe kitlelerde gelişen “isyan” eğiliminden söz ettik.
Böyle bir perspektiften hareketle incelenecek Bizans-Bulgar tarihi (aynı zamanda Selçuklu-Osmanlı tarihi de); göçebe kabilelerinin silah zoruyla toprağa “iskan” ve buna karşı gelişen kabile “ isyan”larının tarihi olacaktır. Ve öyle olduğunu; Avrupa yakasından Asya’ya ve Asya’dan Avrupa yakasına yönelik sayısız sürgünü anlatan birçok kaydın günümüze kadar taşınabilmiş olmasından anlıyoruz.
Bu sürgünlere neden olan sayısız isyan içinde, etkileri günümüze kadar ulaşan; Selçuklu dönemindeki “Babai” isyanlarına benzer karakterdeki , “Paulikan” ve “Bogomil” isyanları da sürecin işleyişine dair veriler olarak ele alınmalıdır. Özellikle bölgede iktidarın el değiştirdiği döneme rastlayan ve Osmanlıya karşı gibi görünmekle beraber; Bizans tarafından da tehdit unsuru olarak değerlendirildiği anlaşılan“Şeyh Bedrettin” isyanlarının ; iktidar sahiplerinin değişmesine rağmen, iktidar modelinin değişmediğini gösteren yanı da dikkate alınmalıdır.
Recep MEMİŞ
İÇİNDEKİLER
I – GİRİŞ
II- OSMANLI YAYILIŞI ÖNCESİNDE BÖLGEDEKİ SOSYO EKONOMİK DURUM
III- POMAK OLUŞUMU İÇİN OLASI KOPMA NOKTALARI
IV- TARTIŞMA HATTI
V- POMAKLARIN MÜSLÜMAN OLUŞU ÜZERINE TARTISMALAR
VI- HETEREDOKS TARİKATLAR
V - MÜSLÜMANLIK ÖNCESİ POMAKLAR HANGİ DİNE MENSUPTU?
VI – POMAKLAR BOGOMİL MİYDİ?
VII - BULGARLAŞMA SÜRECİNDEN KOPUŞ
VIII – POMAKLARIN HETEREDOKS MÜSLÜMANLIK DONEMI
IX- SÜNNİLEŞME SÜRECİ
POMAKLAR ÜZERİNE FARKLI BİR TARİH OKUMASI
I - GİRİŞ
Günümüzde Pomakları en genel tanımıyla “Slavik” kültürden, “İslami” kültüre yönelmiş bir balkan topluluğu olarak ifade etmek sanırım yanlış olmayacaktır. Slav gramer ailesine ait dil ve İslam inancı; en ayırdedici özellikleridir. Bu nedenle “Pomak Kültürü”nün kökleri üzerine yürütülecek bir tartışma; dil yapısı ve inanç detaylarına dair oluşum süreçlerini araştırmayı zorunlu kılmaktadır.
Hem bu tanımlama hem de; “balkan yayılışında Osmanlıdan yana tutum aldıklarını ifade etmek üzere; Slavlar tarafından (düşmana) yardım edenler anlamında, slavca ‘pomaga’,’pomaci’ sözcüğünden hareketle “Pomak” olarak adlandırıldıklarını ileri süren ve genel olarak benimsenen içerik” ; “Pomak” oluşumunun belirli bir dönemde Slavik Bulgar etnisitesinin oluşum-gelişim sürecleri içinde yer aldığına ve ondan kopuşla ayrı bir kimlik oluşturmaya yöneldiğine işaret etmektedir.
Bu bakımdan “Pomaklara” dair tartışma; oluşumun kaynaklarını, Osmanlı öncesi dönemde arayarak; sonraki dönemlerde izlerini sürecek bir hat izlemek zorundadır.. Böyle bir tartışma tartışma konusu yapılan dönemin genel karakteri hakkında bir fikir sahibi olmadan yürütülemeyeceği için öncelikle dönemin sosyo-ekonomik koşullarına göz atmalıyız.
II- OSMANLI YAYILIŞI ÖNCESİNDE BÖLGEDEKİ SOSYO EKONOMİK DURUM
Osmanlının bölgeye gelişi XIV asrın ikinci yarısındadır(1350 sonrası,.). Bunun 5-6 asır öncesinden beri Pomakların yoğun olarak yaşadığı Trakya ve Makedonya civarında Bizans ve Bulgar egemenliği hüküm sürmüştür. “Askeri Feodal Devlet” olarak tanımlanabilecek bir rejim yapısı bu iki devlet ve hatta sonrasında Osmanlı devletinin temel karakteristiği olmuştur.
1-) Askeri Feodal Devlet Yapısı
Askeri feodal devlet yapısının temel özelliği; toprak mülkiyetinin genel olarak hükümdar ya da devlet mülkiyetinde tutularak; görevde oldukları süreyle sınırlı olmak üzere; askeri-bürokrat devlet kadrolarının tasarrufuna sunulmasıdır. Bu sistem orduya dayalı güçlü bir merkezi yapıyı gerektirir. Ruhban (Osmanlıda ulema) sınıfı da devlet aygıtının meşruiyet mekanizması olarak sistemin merkezinde yer almaktadır.
Zaman zaman baskın mülkiyet ilişkisi görünümü alabilecek şekilde; belirli bir seçkinler (soylular) sınıfının büyük toprakların mülkiyetini ele geçirdiği dönemlerin de bulunduğu yadsınamaz. Soylular sınıfının özel mülkiyeti; genelde krizlerle eşzamanlı olarak ve süreklilik arzetmeyecek şekilde ortaya çıkan bu dönemlerle birlikte (özellikle 1204 tarihli sefer sonrasında oluşan haçlı egemenliği etkisiyle); yükselen ve alçalan bir grafik içerisinde varlığını sürdürmüş; ancak uzun vadede sosyo-ekonomik yapının baskın unsuru olabilme yeteneğine kavuşamamıştır.
2-) Egemeniği Finans Modeli
Bu yapı içerisinde devlet kendine ait toprakları Osmanlıdan tanıdığımız “tımar” sistemine benzeyen bir model (Pronoie) içerisinde asker ve bürokrat sınıfına; kazancından belirli bir payı vergi olarak ödemek koşuluyla tahsis etmekte ve bu bunlar da; bir çift öküzle (çiftlik) işlenebilecek ölçekte küçük ünitelere ayrılmış olan araziyi köylüler aracılığıyla çalıştırmaktadır. Tımar sahiplerinin arazi gelirleri toprağı fiilen işleyen köylülerden belirli bir yüzdeyle aldıkları üründen oluşmaktadır.
Aynı araziyi sürekli olarak ve çoğu kez babadan oğla devreden bir hukuk içerisinde işleyen köylülerin (çiftçi) toprakla ilişkisi küçük ölçekli özel mülkiyeti andırmakla birlikte gerçekte; köylüler bir yana, tımar sahiplerinin bile toprakla bağı “kiracı sıfatıyla zilyetlik” olarak tarif edilebilecek bir düzeyi aşamamaktadır. Zira bürokratın görevi bir biçimde sona erdiğinde aynı arazi; benzer statüye sahip bir başka görevliye devredilmektedir.
Ruhban sınıfı da kiliseye tahsis edilmiş ve çoğu kez vergiden muaf tutulan topraklara benzer biçimlerde tasarruf eder.
Sonuç olarak sistemin finansmanı temelde topraktan elde edilecek gelirlerden alınan vergilerle sağlanmaktadır. Bu nedenle (soylular+üst dereceli asker ve bürokratlar +ruhbanlardan) oluşan egemen sınıfların refahı kendilerine tahsis edilmiş toprakların en verimli şekilde işletilmesine bağlıdır. Bu da toprağı fiilen işleyen köylü-çiftçilerin ve özellikle soylular açısından toprak kölelerinin varlığını gerektirmektedir. Yani köylü nüfusun artması hakim kesimlerin refahını arttırırken; nüfustaki daralmalar ise azaltmaktadır.
3-) “Fetih” Mekanizması
Refahı(zenginliği) arttırmanın bir diğer yolu ise sahip olunan toprak miktarının arttırılmasıdır. Egemen ittifak bileşenlerinden herhangi birinin iktidardaki ağırlığının; diğerleri aleyhine veya lehine artması ya da azalması biçiminde de ifade edilebilecek iç paylaşıma yönelik değişiklikler dışında; toprak miktarını arttırmanın tek yolu savaş sonucunda yeni yerlerin işgal edilmesidir. Bu bakımdan askeri-feodal devlet yapılarının temel eğilimlerinden biri de “fetih”çi karakterleridir. Bu yapılar kriz dönemlerinde krizi aşmak ve refah dönemlerinde ise zenginliği arttırmak adına sürekli yeni yerler fethetme ihtiyacındadır.
Batıda Roma ve ardçıllarının oluşturduğu Katolik sınıra dayanan Bizansın, doğusunda güçlü “askeri feodal devletler” olarak İslam ve Türk İmparatorluklarının ortaya çıkması; Karadeniz ve Akdeniz ötesi fetihlerin de zorlaşması sonucunu doğurmuş ve Fetih olanaklarının sınırlanması; düşüşünün başlangıcını oluşturmuştur. Bundan sonra giderek hızlanan bir ivme ile yerini alan Osmanlı İmparatorluğu da benzer şekilde “batıda bizansın en geniş sınırını oluşturan çizgiye” ulaştıktan sonra girdiği “fetih krizi” nedeniyle gerilemeye başlamıştır. Doğusunu tutan “Akkoyunlu” engelini aşamadığı için Arap çöllerine yönelmişse de çölden elde edilen toprak rantı yeterli olmadığı için gerileme, çöküşe kadar devam etmiştir.
Ele geçirilen topraklarda sistemin oturmasını kolaylaştırıcı yanıyla “egemen sınıf geçişkenliği” olarak tanımlanabilecek bir mekanizma daha dikkat çekmektedir.
Fetih mekanizmasına bağlı bu tali mekanizma; fethedilen yerlerin prens ya da beylerinin vergiye tabi olmak koşuluyla “pronoie-tımar” sahibi olarak kolayca sisteme dahil edilmesi biçiminde kendini gösterir.
“Fetih” için yapılan savaş; bir yandan yeni toprak edinmeyi sağlarken aynı zamanda toprağı işeyecek bağımlı köylülere (toprak köleleri); de sahip olma sonucunu doğuran karakteristik bir iktidar mekanizmasıdır.
4-) İç Savaş ve “İsyan” Eğilimi
Öte yandan son 1000 yıllık dönemde kavimler göçünün hedeflerinden biri haline gelen bölge coğrafyasında, nüfusun önemli bir unsurunu daima; dalgalar halinde akın eden göçebeler oluşturmuştur. Yerleşik iktidar aygıtları açısından bu göçebe kitleler; yukarıda toprak ve işleyenini temin aracı olarak tanımladığımız savaş (fetih) ve topraktan gelir elde etme aracı olarak tanımladığımız köylü biçimindeki iki temel ihtiyacı çözmeye yönelik önemli bir kaynak olarak görülmüştür. Fethedilen topraklarda yaşayanların bir kısmı ordunun asker ihtiyacının karşılanmasında kullanılmış ama asıl olarak; zorla iskan ettirilmek suretiyle işledikleri topraktan rant elde etmek üzere, zenginliğin doğrudan kaynağı olarak değerlendirilmişlerdir. Savaştan ayrı olarak “iskan”ı sağlama ve sürdürmede kullanılan şiddet düzeyi birçok kez savaşta kullanılanı aratmayacak boyutlardadır. Bu nedenle “iç savaş eğilimi” olarak ta tanımlanabilmesi mümkün olan bu “içe yönelik savaş düzeyinde şiddet kullanma” alışkanlığı da askeri feodal yapıların karakteristik özelliklerindendir.
Toplumun alt kesimleri açısından; kölelikten “toprağa bağımlı köylü” statüsüne doğru nispi bir özgürleşme biçiminde gelişen klasik feodalizmden farklı olarak; özgür göçebelikten “toprağa bağımlı köylü”lüğe doğru gelişen bu sürecin göçebe kökenli kitleler açısından ortaya çıkardığı; “özgürlük yitimi” biçimindeki statü kaybı; “isyan” olgusunu süreklilik gösteren bir dinamik olarak, tartıştığımız iktidar modelinin bir başka karakteristik özelliği haline getirmiştir.
Ayrıca özellikle kriz dönemlerinde geliri azalan egemen kesimlerin, gelir açıklarını; toprağa yerleşik köylülerden daha yüksek oranda vergi alarak çözmeye yönelmeleri bir başka iç savaş ve isyan üretici mekanizma olarak gözlemlenmiştir.
5-) Sonuç
“Pomak” etnisitesinin mayalandığını varsaydığımız dönemlerde; bölgede egemen olan Bizans-Bulgar toplumlarında sosyo ekonomik yapıyı;. “Köylülüğün; kölelikten özgürleşmeye doğru işleyen süreç yerine; “özgür göçebelik”ten “toprağa bağımlı köleliğe” doğru işleyen süreçlerde; “savaş ve“iç savaş” mekanizmaları altında; “zorla iskan” uygulamaları marifetiyle yaratılmaya çalışıldığı” iktidar modeli olarak tarif etmeye çalıştık.
İlk belirtileri Perslerde gözlenmeye başlayıp;Bizans-Bulgar yapılarını da kapsayacak şekilde; doğulu toplumların tamamına hakim olan bu yapı; tanımında yer alan savaş ve iç savaş eğilimleri nedeniyle askeri bir karakter taşımak ve merkezi olmak zorundadır. “Doğu merkeziyetçiliği” olarak ta adlandırılan bu eğilimin belirleyici olduğu iktidar modelini
“askeri feodal devlet” olarak adlandırdık.
Ve yine “savaş” ve “iç savaş” karakteristiklerinin bir türevi olarak; göçebe kitlelerde gelişen “isyan” eğiliminden söz ettik.
Böyle bir perspektiften hareketle incelenecek Bizans-Bulgar tarihi (aynı zamanda Selçuklu-Osmanlı tarihi de); göçebe kabilelerinin silah zoruyla toprağa “iskan” ve buna karşı gelişen kabile “ isyan”larının tarihi olacaktır. Ve öyle olduğunu; Avrupa yakasından Asya’ya ve Asya’dan Avrupa yakasına yönelik sayısız sürgünü anlatan birçok kaydın günümüze kadar taşınabilmiş olmasından anlıyoruz.
Bu sürgünlere neden olan sayısız isyan içinde, etkileri günümüze kadar ulaşan; Selçuklu dönemindeki “Babai” isyanlarına benzer karakterdeki , “Paulikan” ve “Bogomil” isyanları da sürecin işleyişine dair veriler olarak ele alınmalıdır. Özellikle bölgede iktidarın el değiştirdiği döneme rastlayan ve Osmanlıya karşı gibi görünmekle beraber; Bizans tarafından da tehdit unsuru olarak değerlendirildiği anlaşılan“Şeyh Bedrettin” isyanlarının ; iktidar sahiplerinin değişmesine rağmen, iktidar modelinin değişmediğini gösteren yanı da dikkate alınmalıdır.
III- POMAK OLUŞUMU İÇİN OLASI KOPMA NOKTALARI
Verili tarihsel dönemi belirleyen bu sosyo-ekonomik yapı içerisinde cereyan eden hiçbir sosyolojik hareket; tanımlamaya çalıştığımız bu “iskan”-“isyan” süreçlerinden bağımsız olarak değerlendirilmemelidir.
İşte benzer karakterli Bizans-Bulgar-Osmanlı egemenliği altında; bir sosyolojik olgu olarak gelişen “Pomak Etnisitesi”nin kaynağı da aynı “iskan”-“isyan” süreçlerinde aranmalıdır. Çünkü önceye dair hiçbir iz barındırmayan bu oluşumun; temel iki karakteristiğinden biri olan slavik dil; belirli bir dönemde Slavik Bulgar etnisitesinin oluşum sürecine dahil olunduğuna işaret eder ki; bu da oluşumun başlangıç noktasının tanımladığımız tarihsel süreçler içinde ve balkanlarda aranması gerekeceği anlamına gelir.
Osmanlı yayılışından sonra, ikinci karakteristik olarak edinilen “islami inanç” ise; slavik süreçten kesin bir kopuşu göstermektedir. Ayrı bir etnik kimliğe yönelişin kesin ifadesi olan böyle bir kopuş; aynı zamanda yeni bir doğuştur. Her doğum gibi bunun da gerçekleşmesi için şiddetli sancılara ihtiyaç olacaktır. Bu sancıları, büyük acıların yaşanmasına neden olan “toplumsal travma”larda aramak gerekir. Söz konusu tarihsel dönem içinde böylesi travmalara neden olabilecek olgular ise “savaş”, “iç savaş” ve “isyan” mekanizmalarıdır.
Bu nedenle Osmanlının gelişi sonrasındaki iskan ve isyan süreçlerinde yeni bir oluşuma yol açabilecek düzeyin mevcudiyeti araştırılarak; Osmanlı etkisinin başlı başına yeni bir oluşuma yetip yetmeyeceği değerlendirilmeli ve buna göre başlangıç noktasının Osmanlı öncesinde mi? Yoksa sonrasında mı? olması gerektiği tartışılmalıdır.
Pomak oluşumunun başlangıç noktasına denk gelmesi olası döneme ilişkin sosyo-ekonomik koşullar ve hangilerinin yeni bir oluşuma yol açabilecek kapasite taşıyabileceğine dair değerlendirmelerden sonra artık Pomak oluşumunun nasıl başlayıp gelişmiş olabileceğini tartışabiliriz.
IV- TARTIŞMA HATTI
Geçmişteki bilinmeyenleri hedefleyen bir tartışma bugünden başlamak zorundadır. Bu nedenle, öncelikle bugüne ve geçmişe dair bilinenler içinden; aralarında bağlantı olabileceğini öngördüğüm olguları, başlıklar halinde ele alıp; mevcut yaklaşımları da içerecek bir değerlendirme ile aralarında kurulabilecek mantıksal bağlardan, çıkarımlar elde etmeye çalışacağım.
V- POMAKLARIN MÜSLÜMAN OLUŞU ÜZERİNE TARTIŞMALAR
Tanım gereği Pomakların tamamı müslümandır. Yine bugün tamamına yakını Sünni (Hanefi) dir. Yalnızca Meriç nehrinin batısında kalan rodopların doğu eteklerinde yer alan bazı Pomak köylerinin heteredoks alevi-bektaşi inancına sahip olduğunu biliyoruz.
Acaba Pomaklar nasıl ve ne zaman Müslüman oldu. Başlangıçtan beri Sünni miydiler?
1-) Pomaklar Nasıl Müslüman Oldu?
Pomakların Müslüman oluş biçimlerine ilişkin genel olarak iki yaklaşım söz konusudur.
Bunlardan ilki daha çok Bulgar yazarların öne sürmeye çalıştığı “Osmanlının zora dayalı din değiştirme uygulamaları sonucunda Müslüman oldukları” yolundaki görüştür.
Genel olarak; 16. yy da II.Selim ve 17.yy da IV. Mehmet’in veziri Sokollu Mehmet tarafından gerçekleştirildiği ileri sürülen uygulamalara dayandırılmaya çalışılan bu görüşün; Dragonov adlı bir papazın olaylardan söz etmeyen yorumlarını aktardığı ve orijinali bulunmayan eserinden başka; böylesi uygulamalardan söz eden tarihi kayıtlara rastlanmadığı için; daha çok subjektif bir kimlik yaratma gayreti taşıdığı tarafsız yazarlarca ortaya konulmuştur. (Ulf Brunnbauer) .
Bu görüş; adlandırmaya ilişkin ve genel olarak kabul gören; Osmanlıya yardım edenler anlamındaki Pomaklık kavramı ve Osmanlının inançlar konusundaki bilinen genel politikalarıyla da bağdaşmamaktadır. Müslüman olmayanlardan ilave vergi aldığı için Hıristiyan kalmalarında sakınca görmemesi gereken Osmanlının; hüküm sürdüğü yerlerde başka hiçbir topluluğa reva görmediği bu tür uygulamaları Fetih esnasında kendisine yardım ettiği için (aşağılanmak kastıyla) “Pomak” adını alacak bir topluluğa yöneltmiş olması olağan bir durum değildir. Somut kanıtlarla desteklenmediği sürece hayatın normal akışına aykırı düşünceleri dikkate almamak mantığa daha uygundur.
Adlandırmanın içinde taşıdığı mantıksal veri; Osmanlı bölgeye geldiği anda sonradan Pomak olarak adlandırılacak topluluklar ile komşu Bulgar Slavları arasında belirli bir kopuşun varlığına işaret eder niteliktedir. Aksi halde ilk kez temas edildiği varsayılan yabancı bir topluluğun yanında tutum almak akla uygun düşmeyecektir. Böyle bir kopuşun üzerine oturan Osmanlı yanında tavır alış; İslamlaşmanın en geç Osmanlı ile temas anında başlamış olması gerektiğini düşündürmektedir.
Müslüman oluş biçimine dair ikinci görüş ise sürecin Osmanlının gelişi ile eşzamanlı olarak başladığı yolundadır. Bu görüşün iki versiyonu vardır.
Birinci versiyon; Osmanlının gelişi sonrasında yavaş yürüyen bir süreç içinde İslamiyetin benimsendiğini ileri sürer.
Bu görüşe uyumlu mantıksal ve somut bazı veriler mevcuttur. Yabancılardan alınan “cizye” adlı vergiden muaf tutulma adına gayrı Müslim tebaa’da “ihtida” (İslam dinine geçme) eğilimi gözlendiğine sıkça değinilmektedir. Vergi muafiyeti ile bağlantısı nedeniyle göçebe topluluklardan ziyade yerleşik kesimler üzerinde etkili olduğu düşünülebilir.
Ancak bu eğilim cümlesinden Müslüman oluş, daha çok bireysel tercihlerle alakalandırılabilir. Az çok toprak ve mevki sahibi Bulgar-Bizans soyluları dahil birçok gayrı müslim; benzeri kaygılarla Müslüman olduktan sonra; ayrı bir kimlik iddiasında bulunmaksızın, Osmanlı-Türk kimliği içinde yer almışken; Pomakların ayrı bir kimlik iddiasını sürdürebilecek biçimde Müslüman oluşunu izah etmekten uzaktır bu görüş...
Yrd. Doç. Kemal Gözler “Lofça Pomak Köylerinin İlk Müslüman Sakinleri” adlı çalışmasında; Lofça Pomakları açısından bu görüşe uygun veriler ortaya çıkarmıştır. 1479 (20 kişi), 1516 (81 kişi), 1545 (134 kişi) ve 1579 (701 kişi) tarihli tahrir defterleri ve 1873 (37.480 kişi) tarihli salnameler üzerinden müslüman nüfusun 500 yıllık dönem içinde yavaş yürüyen bir süreç içinde arttığını göstermiştir.
Burada Pomak nüfusun tamamına yakın bölümünün bulunduğu Rodop-Pirin bölgesinden tamamen ayrı bir konumda bulunan Lofça Pomaklarının durumu; ayrı bir değerlendirmeye tabi tutulmalarını gerektirecek başka özellikler de göstermektedir. Aynı çalışmada; onların göçebe karakterli diğer Pomak kitlelerden farklı olarak; 500 yıl öncesinde Lofça dere boylarının verimli arazilerinde tarımla iştigal eden yerleşik köylüler oldukları da ortaya konmuştur. Lofça Pomaklarının bu ayrık durumu üzerine değerlendirmeleri sonraya bırakarak şimdilik; ana kütleden uzak ve verimli küçük ovalarda tarımla uğraşan sınırlı bir topluluğa ait olan bu verilerin dağlık yörelerde göçebe hayvancılık yapan çoğunluğun müslüman oluş sürecini izaha yeter nitelikte olmadığını belirtmekle yetinelim.
Müslüman oluş sürecinin Osmanlının gelişiyle eşzamanlı olarak başladığına dair görüşün ikinci versiyonu ise “12 yüzyılda bölgede geniş kapsamlı isyanlar çıkaran bogomillerin Osmanlının gelişiyle kütleler halinde Müslüman olmaya yöneldiklerini ve bunların sonradan “Pomak” olarak adlandırıldıkları yönündedir.
Bu görüş, fethettiği ülkeleri İslamlaştırma siyaseti gütmeyen Osmanlı yönetimi altında; kitleler halinde islama yönelişi, paulikan-bektaşi-bogomil etkileşimleri üzerinden izaha yarayacak; “inanç akrabalığı”nı çağrıştıran unsurlar içermektedir. En dikkat çekici yanı diğer görüşlerin inandırıcı bir biçimde içermediği “toplumsal travma” unsurunu içinde barındırmasıdır. Niyetlerden bağımsız bir değerlendirme için başlangıçta tanımlamaya çalıştığımız; sosyo-ekonomik ortamda yer alan dinamiklerle uyumlu bir süreç önermektedir.
Adlandırma olgusunun içermiş olduğu; yabancıdan yana tutum almayı anlamlı kılacak, “önceye dayalı farklılaşma” gereğini karşılamaktadır. Makedonya Pomaklarına “torbeşi” ve bazı Slavlarca; Bulgaristan Pomaklarına “bogomil” denmesini de anlamlı kılmaktadır.
Bu nedenle Pomakların durumu bu görüşü ekseninde tartışmaya çalışacağım.
Verili tarihsel dönemi belirleyen bu sosyo-ekonomik yapı içerisinde cereyan eden hiçbir sosyolojik hareket; tanımlamaya çalıştığımız bu “iskan”-“isyan” süreçlerinden bağımsız olarak değerlendirilmemelidir.
İşte benzer karakterli Bizans-Bulgar-Osmanlı egemenliği altında; bir sosyolojik olgu olarak gelişen “Pomak Etnisitesi”nin kaynağı da aynı “iskan”-“isyan” süreçlerinde aranmalıdır. Çünkü önceye dair hiçbir iz barındırmayan bu oluşumun; temel iki karakteristiğinden biri olan slavik dil; belirli bir dönemde Slavik Bulgar etnisitesinin oluşum sürecine dahil olunduğuna işaret eder ki; bu da oluşumun başlangıç noktasının tanımladığımız tarihsel süreçler içinde ve balkanlarda aranması gerekeceği anlamına gelir.
Osmanlı yayılışından sonra, ikinci karakteristik olarak edinilen “islami inanç” ise; slavik süreçten kesin bir kopuşu göstermektedir. Ayrı bir etnik kimliğe yönelişin kesin ifadesi olan böyle bir kopuş; aynı zamanda yeni bir doğuştur. Her doğum gibi bunun da gerçekleşmesi için şiddetli sancılara ihtiyaç olacaktır. Bu sancıları, büyük acıların yaşanmasına neden olan “toplumsal travma”larda aramak gerekir. Söz konusu tarihsel dönem içinde böylesi travmalara neden olabilecek olgular ise “savaş”, “iç savaş” ve “isyan” mekanizmalarıdır.
Bu nedenle Osmanlının gelişi sonrasındaki iskan ve isyan süreçlerinde yeni bir oluşuma yol açabilecek düzeyin mevcudiyeti araştırılarak; Osmanlı etkisinin başlı başına yeni bir oluşuma yetip yetmeyeceği değerlendirilmeli ve buna göre başlangıç noktasının Osmanlı öncesinde mi? Yoksa sonrasında mı? olması gerektiği tartışılmalıdır.
Pomak oluşumunun başlangıç noktasına denk gelmesi olası döneme ilişkin sosyo-ekonomik koşullar ve hangilerinin yeni bir oluşuma yol açabilecek kapasite taşıyabileceğine dair değerlendirmelerden sonra artık Pomak oluşumunun nasıl başlayıp gelişmiş olabileceğini tartışabiliriz.
IV- TARTIŞMA HATTI
Geçmişteki bilinmeyenleri hedefleyen bir tartışma bugünden başlamak zorundadır. Bu nedenle, öncelikle bugüne ve geçmişe dair bilinenler içinden; aralarında bağlantı olabileceğini öngördüğüm olguları, başlıklar halinde ele alıp; mevcut yaklaşımları da içerecek bir değerlendirme ile aralarında kurulabilecek mantıksal bağlardan, çıkarımlar elde etmeye çalışacağım.
V- POMAKLARIN MÜSLÜMAN OLUŞU ÜZERİNE TARTIŞMALAR
Tanım gereği Pomakların tamamı müslümandır. Yine bugün tamamına yakını Sünni (Hanefi) dir. Yalnızca Meriç nehrinin batısında kalan rodopların doğu eteklerinde yer alan bazı Pomak köylerinin heteredoks alevi-bektaşi inancına sahip olduğunu biliyoruz.
Acaba Pomaklar nasıl ve ne zaman Müslüman oldu. Başlangıçtan beri Sünni miydiler?
1-) Pomaklar Nasıl Müslüman Oldu?
Pomakların Müslüman oluş biçimlerine ilişkin genel olarak iki yaklaşım söz konusudur.
Bunlardan ilki daha çok Bulgar yazarların öne sürmeye çalıştığı “Osmanlının zora dayalı din değiştirme uygulamaları sonucunda Müslüman oldukları” yolundaki görüştür.
Genel olarak; 16. yy da II.Selim ve 17.yy da IV. Mehmet’in veziri Sokollu Mehmet tarafından gerçekleştirildiği ileri sürülen uygulamalara dayandırılmaya çalışılan bu görüşün; Dragonov adlı bir papazın olaylardan söz etmeyen yorumlarını aktardığı ve orijinali bulunmayan eserinden başka; böylesi uygulamalardan söz eden tarihi kayıtlara rastlanmadığı için; daha çok subjektif bir kimlik yaratma gayreti taşıdığı tarafsız yazarlarca ortaya konulmuştur. (Ulf Brunnbauer) .
Bu görüş; adlandırmaya ilişkin ve genel olarak kabul gören; Osmanlıya yardım edenler anlamındaki Pomaklık kavramı ve Osmanlının inançlar konusundaki bilinen genel politikalarıyla da bağdaşmamaktadır. Müslüman olmayanlardan ilave vergi aldığı için Hıristiyan kalmalarında sakınca görmemesi gereken Osmanlının; hüküm sürdüğü yerlerde başka hiçbir topluluğa reva görmediği bu tür uygulamaları Fetih esnasında kendisine yardım ettiği için (aşağılanmak kastıyla) “Pomak” adını alacak bir topluluğa yöneltmiş olması olağan bir durum değildir. Somut kanıtlarla desteklenmediği sürece hayatın normal akışına aykırı düşünceleri dikkate almamak mantığa daha uygundur.
Adlandırmanın içinde taşıdığı mantıksal veri; Osmanlı bölgeye geldiği anda sonradan Pomak olarak adlandırılacak topluluklar ile komşu Bulgar Slavları arasında belirli bir kopuşun varlığına işaret eder niteliktedir. Aksi halde ilk kez temas edildiği varsayılan yabancı bir topluluğun yanında tutum almak akla uygun düşmeyecektir. Böyle bir kopuşun üzerine oturan Osmanlı yanında tavır alış; İslamlaşmanın en geç Osmanlı ile temas anında başlamış olması gerektiğini düşündürmektedir.
Müslüman oluş biçimine dair ikinci görüş ise sürecin Osmanlının gelişi ile eşzamanlı olarak başladığı yolundadır. Bu görüşün iki versiyonu vardır.
Birinci versiyon; Osmanlının gelişi sonrasında yavaş yürüyen bir süreç içinde İslamiyetin benimsendiğini ileri sürer.
Bu görüşe uyumlu mantıksal ve somut bazı veriler mevcuttur. Yabancılardan alınan “cizye” adlı vergiden muaf tutulma adına gayrı Müslim tebaa’da “ihtida” (İslam dinine geçme) eğilimi gözlendiğine sıkça değinilmektedir. Vergi muafiyeti ile bağlantısı nedeniyle göçebe topluluklardan ziyade yerleşik kesimler üzerinde etkili olduğu düşünülebilir.
Ancak bu eğilim cümlesinden Müslüman oluş, daha çok bireysel tercihlerle alakalandırılabilir. Az çok toprak ve mevki sahibi Bulgar-Bizans soyluları dahil birçok gayrı müslim; benzeri kaygılarla Müslüman olduktan sonra; ayrı bir kimlik iddiasında bulunmaksızın, Osmanlı-Türk kimliği içinde yer almışken; Pomakların ayrı bir kimlik iddiasını sürdürebilecek biçimde Müslüman oluşunu izah etmekten uzaktır bu görüş...
Yrd. Doç. Kemal Gözler “Lofça Pomak Köylerinin İlk Müslüman Sakinleri” adlı çalışmasında; Lofça Pomakları açısından bu görüşe uygun veriler ortaya çıkarmıştır. 1479 (20 kişi), 1516 (81 kişi), 1545 (134 kişi) ve 1579 (701 kişi) tarihli tahrir defterleri ve 1873 (37.480 kişi) tarihli salnameler üzerinden müslüman nüfusun 500 yıllık dönem içinde yavaş yürüyen bir süreç içinde arttığını göstermiştir.
Burada Pomak nüfusun tamamına yakın bölümünün bulunduğu Rodop-Pirin bölgesinden tamamen ayrı bir konumda bulunan Lofça Pomaklarının durumu; ayrı bir değerlendirmeye tabi tutulmalarını gerektirecek başka özellikler de göstermektedir. Aynı çalışmada; onların göçebe karakterli diğer Pomak kitlelerden farklı olarak; 500 yıl öncesinde Lofça dere boylarının verimli arazilerinde tarımla iştigal eden yerleşik köylüler oldukları da ortaya konmuştur. Lofça Pomaklarının bu ayrık durumu üzerine değerlendirmeleri sonraya bırakarak şimdilik; ana kütleden uzak ve verimli küçük ovalarda tarımla uğraşan sınırlı bir topluluğa ait olan bu verilerin dağlık yörelerde göçebe hayvancılık yapan çoğunluğun müslüman oluş sürecini izaha yeter nitelikte olmadığını belirtmekle yetinelim.
Müslüman oluş sürecinin Osmanlının gelişiyle eşzamanlı olarak başladığına dair görüşün ikinci versiyonu ise “12 yüzyılda bölgede geniş kapsamlı isyanlar çıkaran bogomillerin Osmanlının gelişiyle kütleler halinde Müslüman olmaya yöneldiklerini ve bunların sonradan “Pomak” olarak adlandırıldıkları yönündedir.
Bu görüş, fethettiği ülkeleri İslamlaştırma siyaseti gütmeyen Osmanlı yönetimi altında; kitleler halinde islama yönelişi, paulikan-bektaşi-bogomil etkileşimleri üzerinden izaha yarayacak; “inanç akrabalığı”nı çağrıştıran unsurlar içermektedir. En dikkat çekici yanı diğer görüşlerin inandırıcı bir biçimde içermediği “toplumsal travma” unsurunu içinde barındırmasıdır. Niyetlerden bağımsız bir değerlendirme için başlangıçta tanımlamaya çalıştığımız; sosyo-ekonomik ortamda yer alan dinamiklerle uyumlu bir süreç önermektedir.
Adlandırma olgusunun içermiş olduğu; yabancıdan yana tutum almayı anlamlı kılacak, “önceye dayalı farklılaşma” gereğini karşılamaktadır. Makedonya Pomaklarına “torbeşi” ve bazı Slavlarca; Bulgaristan Pomaklarına “bogomil” denmesini de anlamlı kılmaktadır.
Bu nedenle Pomakların durumu bu görüşü ekseninde tartışmaya çalışacağım.
I- HETEREDOKS TARİKATLAR
1-) Paulikanizm
“ Maddi dünyayı yaratan ve yöneten Tanrı ile tapılması gereken, ruhları yaratan göklerin Tanrısı arasında ayrıma dayalı ikicil görüşleri ile “Manicilik”ten etkilenmiş bir ermeni tarikatıdır. Göklerin tanrısı iyiliği; Maddi dünya ise kötülüğü temsil eder. Bu nedenle haçı sevmez, kiliseyi ve ruhban sınıfını; maddi dünyaya ait kötülüklerin temsilcisi olarak görür ve reddederler. Aynı şekilde dünyevi iktidarı da,.. Toplantılarını cemevi’ni çağrıştıran “dua evlerinde” yaparlar. Bu nedenle bize yabancı gelmeyen “mum söndü” suçlamalarıyla karşılaştıkları kayıtlıdır. Pir ve Derviş kavramlarını andıran “aziz” ve “yoldaş”ları vardır. Bütün insanların birliğini savunurlar.
IV. Constantine ve II. Justinian, Paflikyanlara şiddetli bir baskı uygulamış; özellikle V. Leo, müthiş bir Paflikyan avına çıkmıştır. Bu dönemde bir çok Paflikyan, Bizans'tan kaçarak Müslümanlara sığınmıştır. Liderlerinden Sergius 835 yılında öldürülmüştür. İmparatoriçe Theodora zamanında da baskı sürmüş, Karbeas yönetiminde isyan eden Paflikyanlar kitle halinde Müslüman topraklarına göçetmiştir.
Daha sonra Tephrike'de (Divriği) bir kale kuran Paflikyanlar, sürekli olarak Bizans topraklarını yağmalamışlar, giderek etkilerini arttırarak politik bir güç durumuna yükselmişlerdir. İmparator I. Basil zamanında, Paflikyan ordusu Anadolu'yu boydan boya geçerek Efes'e kadar gelmiş, İzmit'i işgal ederek neredeyse Istanbul'un karşı kıyılarına kadar ulaşmıştır. Ancak sonunda yenilgiden kurtulamamışlar ve 871 yılında Tephrike kalesi yerle bir edilmiştir. Yakalananlar kılıçtan geçirilmiştir. Bu durum tarikatın askeri gücünü yok etmiş ve geride kalan Paflikyanlar Anadolu'nun çeşitli yörelerine dağılmışlardır. V. Constantine ve I. Johannes, Paflikyanları kitleler halinde Trakya'ya, özellikle Filibe kenti ve çevresine sürgün etmişlerdir.
Bulgaristan'daki Bogomil tarikatı Paflikyanların devamıdır. Bogomiller, Ortaçağ boyunca Batı'ya doğru öğretilerini yaymışlar, Katharlar (Albililer) ve diğer Manici akımları etkilemişlerdir.” Thamos (Geometri)
2-) Bogomiller
10. yüzyılda Bogomil (Tanrının Sevdiği) adlı bir papaz tarafından kurulan ve Trakya’ya sürülen manici Paulikenler arasında gelişmiş bir tarikattır.
“Bulgaristan'da Çar Peter (927-969) zamanında Bogomil mezhebi, Roma Kilisesi'nin radikal düşmanı olarak ortaya çıktı. Bogomil'in kendisi, Bulgar ortodoks papazdı ve mezhebinin temel düşünceleri arasında Messalian, Paulikian ve daha önceki Manikeizm fikirleri vardı. Bogomil’e göre dünya iki idare altındadır: “İyi” (Tanrı) ve “Kötü” (Satanael). Bütün görülebilen dünya, Kötü'nün yapısıdır ve Kötü'nün hedefi oldu. Temiz canlı din ve afif asketik hayat için çabaladılar. Her nevi dış kült, kilise merasimleri de hemen hemen Roma Kilisesi'nin tüm teşkilâtını bıraktı. Bu, aynı zamanda dünyanın var olan teşkilâtının bırakılması da demekti, çünkü buna en kuvvetli dayanak veren teşkilat, Hıristiyan Kilise idi. Bogomil hareketi halkın hükümdarlara, büyüklere ve zenginlere karşı itiraz etmesinin bir ifadesiydi. 11. yüzyılda Bogomil mezhebi tarafından, o zamanda Bizans’ın en tehlikeli düşmanı olan Peçenekler desteklendi. İmparator I. Alexios Komnenos (1081-1118), Bogomil mezhebine karşı, bunun hem devlet için, hem de kilisenin teşkilâtı için tehlikeli olduğundan dolayı, Ortodoks Kilise ile elele savaş ilan etti. Balkan Yarımadası'nda oluşmuş Bogomil dalaleti (heresis-sapkınlık-), geniş alanda yaygınlaşmıştı ve devletin başkentinde de sayısız üyesi vardı. İmparator tarafından dalalet hareketinin yok edilmesi, devletin önemli bir vazifesi sayıldı.; Basileos; Bogomil lideri ve fikirlerini kabul eden öğrencileri, ateşe verdi.” (İmre Adorjan)
“Bogomillere verilen diğer bir ad olan ve Türkçe “torba” sözcüğünden türemiş olan “Torbeshi”, gezgin Bogomil keşişlerinin omuzlarına astıkları ve içine aldıkları sadakaları koydukları torbadan kaynaklanmaktadır. Günümüzde Torbeshi adı, Makedonya’nın Müslümanları olan Pomak’lara verilen bir addır.
Bogomiller, diğer dinlerle ya da din dışı akımlarla bağdaşmaktan çekinmezlerdi. Bu eğilim zamanla daha belirgin biçime dönüştü ve XIII. Yüz yıldan başlayarak Bogomilizm daha sık olarak Paganizm, büyü ve batıl inançlar ile iç içe geçti. XIV. Yüz yılda Bogomilizm giderek etkisini yitirdi ve Osmanlıların Bulgaristanı (1393) ve Bosna’yı fethetmelerinden sonra (1463) Bogomillerin büyük çoğunluğu İslam dinine geçti.” Thamos (Geometri)-Bogomiller
3-) Alevi Bektaşiler
Alevi inancının temeli Hak-Muhammed-Ali sevgisine dayanır. Hak gerçekliği idealize eder. Muhammet - Ali (Ehl-i beyt: Peygamber ailesi ve soyundan gelenler) ise gerçekliğin yeryüzündeki biçimsel yansıması olarak bütün insanları sevmeye kadar varmaktadır. Dört Kapı, Kırk Makam şeklindeki Kâmil (olgun) insan olma ilkelerini Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin tespit ettiğine inanılır.Hacı Bektaş “Kul Tanrı’ya dört kapı, kırk makamda erer, ulaşır, dost olur.”. Bu dört kapı şeriat, tarikat, marifet ve hakikat kapılarıdır. Her kapıda 10’ar tane olmak üzere 40 makam vardır. İnananlar bunları aşama aşama katederek kemale erer.
Kötülük yapanlara açıkça tavır alınır ve toplumdan dışlanırlar.
Babai isyanlarından sonra dağılan yapının tekrar toparlanmasını sağlayan Hacı Bektaş Veli nedeniyle Alevilik bazen Bektaşilik olarak ta adlandırılmıştır.
Hak-Muhamemet -Ali üçlemesi Hıristiyan teslis (üçleme) inancıyla benzeşir. Ancak asıl vurgu iyilik ve kötülük üzerinedir ki; bu ikicil (düalist) temeli mazdek - Manicilikte aramak gerekir. İnsan içindeki kötülükten arınıp (“eline,diline beline,hakim ol”) gerçeğe-tanrıya (kamil-olgun insana) ermeye çalışmalıdır. Tanrıyı doğada arama ve ona ulaşma düşüncesi ise panteizm (doğa varlıklarına tapınma)den gelen değerdir. Maddi doğaya tapınmaya yönelen antik panteizmden farklı olarak, alevi panteizmi; “vahdet-i vücut” anlayışında manevi niteliği öne çıkan bir tanrı doğa özdeşleşmesi önermektedir ki; bu daha çok şamanist değerlerin içselleşmesine işaret eder. Bu haliyle Alevilik Ön Asya’da tarih boyunca egemen olmuş inançların sentezi gibidir.
4-) Tarikatlar Arasında Benzer Özellikler
a - Heterodoksi
Her şeyden önce bu üç tarikat da “heteredoks” karakterlidir. Heterodoksi, türdeş olmayan yorum, ana yorumun dışına çıkarak yapılan yorum demektir. Burada Ortodoks ve Sünniliğin, egemenler tarafından; mutlak ve şekli kalıplar halinde iktidarı kutsayan bir ideoloji formatında sabitlenmesine karşı çıkarak; içsel (Batıni) bir yorumla ele aldıkları dinin asıl içeriğinin yani özünün savunulması söz konusudur. Bu onları eşitlikçi bir din anlayışına
götürmektedir ki; ezilen kesimlerin ideolojisi karakterine bürünmelerinin temeli burada aranmalıdır.
b - Düalizm
Düalist (ikicil) inanış: asıl olarak tek tanrılı dine geçiş öncesinde egemen olan çok tanrılı anlayışın; iyi ve kötüyü temsil eden iki tanrıya indirgenmesini öneren iran kökenli “Mazdek” dinine özgüdür.; Ahura-Mazda iyi tanrı ve Agrimen kötü tanrıdır. Daha sonra bu dini Hıristiyanlıkla bağdaştıracak Urfa kökenli “Mani” dini özellikle Hıristiyan heteredoks inançlara kaynaklık etmiştir.
Tarikatlar bu ikicil yorumlarıyla; iktidar sahiplerini ve iktidara eklemlenen Ortodoks Ruhbanı ile İslam Ulemasını reddederler. Onların din kisvesi altında menfaat peşinde koşan “kötülüğün yeryüzündeki temsilcileri” olduklarını savunurlar.. İyiliğin ancak dinlerin özünde yer alan “eşitlikçi bir toplum yapısında” bulunduğundan hareketle göçebelik ve yoksul köylülüğün ideolojisini üretme misyonu yüklenirler.
c - Muhalif Karakter
Öğretilerinde “aktif bir karşı tavır önermesi” belirgin bir vurgu noktası olarak ortaya çıkar. Egemen yapıya doğrudan yönelme anlamına gelen bu içerik yüzünden her üçü de sapkın tarikatlar olarak nitelenip ahlaksızlıkla suçlanarak dışlanmaya çalışılmışlar ve kitleselleştikleri durumlarda kanlı bir şekilde ezilmek istenmişlerdir.
“11. yüzyılda Bizanslı felsefeci Psellos tarafından Bogomillere karşı yazılan “eleştiride” artık Eskiçağ'da da mevcut olan orgia (mum söndü) suçlaması kullandı. Bu tarihten sonra, bu tip suçlamalar, Ortaçağ’ın sonuna kadar, hem Doğu Ortodoks (Bizans), hem Batı Roma Katolik Kilisesi'nden dalalet dinlerine karşı sürdüren mücadelenin en uygun aracıydı”-İmre Adorjan
Din adına girişilen bu uygulamalar; gerçekte tarikat inançlarında sembolize edilen eşitlik talepleri ile isyana yönelen yoksulların kıyımıdır. Yani gerçekte “iç savaş-iskan ve isyan” mekanizmalarının faaliyetidir söz konusu olan... Bu cümleden olmak üzere söz konusu tarikatlar ekseninde gelişen ancak doğrudan iktidarı hedefleyen yapılarıyla siyasal nitelik taşıyan sayısız isyan içinde en önemlileri...
d - Başlıca İsyanlar
Tephrike (Divriği) merkezli örgütlenmeyle; Marmara ve Egeyi ele geçirecek boyutlara ulaştıktan sonra kan gölünde boğulan 871 tarihli Paulikan ayaklanması (ki kıyımdan kurtulanlar Trakya’ya sürülerek yüz yıl kadar sonrasında Bogomil hareketine kaynaklık etmiştir)...
Alevi isyanları arasında; ilki ve en kapsamlısı 1240 ta patlak veren Babai isyanları; 1413 fetret devri sıralarında ortaya çıkan Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa,Torlak Kemal ayaklanmaları, 1502-1511’de Doğu Anadolu’da patlak veren aşiret ayaklanmaları, 1590’lardan 1640’lara uzanan Celali isyanları,
Bogomillerin çıkardığı ya da karıştığı; 927 yıllarında başlayıp 972 kadar süren ve 1018 de 1. Bulgar Krallığının yıkılmasına varan ayaklanmalar,. Bizansa karşı Samuil öncülüğünde girişilen Sperkheos (996) ve Strumica (1014) isyanları,. I. Alexios Komnenos’un büyük kıyımına yol açan 1115 civarındaki isyan,. 1218 de gasıp Borile karşı; İvan III Asen II’yi iktidara getiren ayaklanmalar,. 1277 de Çoban İvaylo’nun iktidarı almasına yol açan ayaklanmalar...
1-) Paulikanizm
“ Maddi dünyayı yaratan ve yöneten Tanrı ile tapılması gereken, ruhları yaratan göklerin Tanrısı arasında ayrıma dayalı ikicil görüşleri ile “Manicilik”ten etkilenmiş bir ermeni tarikatıdır. Göklerin tanrısı iyiliği; Maddi dünya ise kötülüğü temsil eder. Bu nedenle haçı sevmez, kiliseyi ve ruhban sınıfını; maddi dünyaya ait kötülüklerin temsilcisi olarak görür ve reddederler. Aynı şekilde dünyevi iktidarı da,.. Toplantılarını cemevi’ni çağrıştıran “dua evlerinde” yaparlar. Bu nedenle bize yabancı gelmeyen “mum söndü” suçlamalarıyla karşılaştıkları kayıtlıdır. Pir ve Derviş kavramlarını andıran “aziz” ve “yoldaş”ları vardır. Bütün insanların birliğini savunurlar.
IV. Constantine ve II. Justinian, Paflikyanlara şiddetli bir baskı uygulamış; özellikle V. Leo, müthiş bir Paflikyan avına çıkmıştır. Bu dönemde bir çok Paflikyan, Bizans'tan kaçarak Müslümanlara sığınmıştır. Liderlerinden Sergius 835 yılında öldürülmüştür. İmparatoriçe Theodora zamanında da baskı sürmüş, Karbeas yönetiminde isyan eden Paflikyanlar kitle halinde Müslüman topraklarına göçetmiştir.
Daha sonra Tephrike'de (Divriği) bir kale kuran Paflikyanlar, sürekli olarak Bizans topraklarını yağmalamışlar, giderek etkilerini arttırarak politik bir güç durumuna yükselmişlerdir. İmparator I. Basil zamanında, Paflikyan ordusu Anadolu'yu boydan boya geçerek Efes'e kadar gelmiş, İzmit'i işgal ederek neredeyse Istanbul'un karşı kıyılarına kadar ulaşmıştır. Ancak sonunda yenilgiden kurtulamamışlar ve 871 yılında Tephrike kalesi yerle bir edilmiştir. Yakalananlar kılıçtan geçirilmiştir. Bu durum tarikatın askeri gücünü yok etmiş ve geride kalan Paflikyanlar Anadolu'nun çeşitli yörelerine dağılmışlardır. V. Constantine ve I. Johannes, Paflikyanları kitleler halinde Trakya'ya, özellikle Filibe kenti ve çevresine sürgün etmişlerdir.
Bulgaristan'daki Bogomil tarikatı Paflikyanların devamıdır. Bogomiller, Ortaçağ boyunca Batı'ya doğru öğretilerini yaymışlar, Katharlar (Albililer) ve diğer Manici akımları etkilemişlerdir.” Thamos (Geometri)
2-) Bogomiller
10. yüzyılda Bogomil (Tanrının Sevdiği) adlı bir papaz tarafından kurulan ve Trakya’ya sürülen manici Paulikenler arasında gelişmiş bir tarikattır.
“Bulgaristan'da Çar Peter (927-969) zamanında Bogomil mezhebi, Roma Kilisesi'nin radikal düşmanı olarak ortaya çıktı. Bogomil'in kendisi, Bulgar ortodoks papazdı ve mezhebinin temel düşünceleri arasında Messalian, Paulikian ve daha önceki Manikeizm fikirleri vardı. Bogomil’e göre dünya iki idare altındadır: “İyi” (Tanrı) ve “Kötü” (Satanael). Bütün görülebilen dünya, Kötü'nün yapısıdır ve Kötü'nün hedefi oldu. Temiz canlı din ve afif asketik hayat için çabaladılar. Her nevi dış kült, kilise merasimleri de hemen hemen Roma Kilisesi'nin tüm teşkilâtını bıraktı. Bu, aynı zamanda dünyanın var olan teşkilâtının bırakılması da demekti, çünkü buna en kuvvetli dayanak veren teşkilat, Hıristiyan Kilise idi. Bogomil hareketi halkın hükümdarlara, büyüklere ve zenginlere karşı itiraz etmesinin bir ifadesiydi. 11. yüzyılda Bogomil mezhebi tarafından, o zamanda Bizans’ın en tehlikeli düşmanı olan Peçenekler desteklendi. İmparator I. Alexios Komnenos (1081-1118), Bogomil mezhebine karşı, bunun hem devlet için, hem de kilisenin teşkilâtı için tehlikeli olduğundan dolayı, Ortodoks Kilise ile elele savaş ilan etti. Balkan Yarımadası'nda oluşmuş Bogomil dalaleti (heresis-sapkınlık-), geniş alanda yaygınlaşmıştı ve devletin başkentinde de sayısız üyesi vardı. İmparator tarafından dalalet hareketinin yok edilmesi, devletin önemli bir vazifesi sayıldı.; Basileos; Bogomil lideri ve fikirlerini kabul eden öğrencileri, ateşe verdi.” (İmre Adorjan)
“Bogomillere verilen diğer bir ad olan ve Türkçe “torba” sözcüğünden türemiş olan “Torbeshi”, gezgin Bogomil keşişlerinin omuzlarına astıkları ve içine aldıkları sadakaları koydukları torbadan kaynaklanmaktadır. Günümüzde Torbeshi adı, Makedonya’nın Müslümanları olan Pomak’lara verilen bir addır.
Bogomiller, diğer dinlerle ya da din dışı akımlarla bağdaşmaktan çekinmezlerdi. Bu eğilim zamanla daha belirgin biçime dönüştü ve XIII. Yüz yıldan başlayarak Bogomilizm daha sık olarak Paganizm, büyü ve batıl inançlar ile iç içe geçti. XIV. Yüz yılda Bogomilizm giderek etkisini yitirdi ve Osmanlıların Bulgaristanı (1393) ve Bosna’yı fethetmelerinden sonra (1463) Bogomillerin büyük çoğunluğu İslam dinine geçti.” Thamos (Geometri)-Bogomiller
3-) Alevi Bektaşiler
Alevi inancının temeli Hak-Muhammed-Ali sevgisine dayanır. Hak gerçekliği idealize eder. Muhammet - Ali (Ehl-i beyt: Peygamber ailesi ve soyundan gelenler) ise gerçekliğin yeryüzündeki biçimsel yansıması olarak bütün insanları sevmeye kadar varmaktadır. Dört Kapı, Kırk Makam şeklindeki Kâmil (olgun) insan olma ilkelerini Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin tespit ettiğine inanılır.Hacı Bektaş “Kul Tanrı’ya dört kapı, kırk makamda erer, ulaşır, dost olur.”. Bu dört kapı şeriat, tarikat, marifet ve hakikat kapılarıdır. Her kapıda 10’ar tane olmak üzere 40 makam vardır. İnananlar bunları aşama aşama katederek kemale erer.
Kötülük yapanlara açıkça tavır alınır ve toplumdan dışlanırlar.
Babai isyanlarından sonra dağılan yapının tekrar toparlanmasını sağlayan Hacı Bektaş Veli nedeniyle Alevilik bazen Bektaşilik olarak ta adlandırılmıştır.
Hak-Muhamemet -Ali üçlemesi Hıristiyan teslis (üçleme) inancıyla benzeşir. Ancak asıl vurgu iyilik ve kötülük üzerinedir ki; bu ikicil (düalist) temeli mazdek - Manicilikte aramak gerekir. İnsan içindeki kötülükten arınıp (“eline,diline beline,hakim ol”) gerçeğe-tanrıya (kamil-olgun insana) ermeye çalışmalıdır. Tanrıyı doğada arama ve ona ulaşma düşüncesi ise panteizm (doğa varlıklarına tapınma)den gelen değerdir. Maddi doğaya tapınmaya yönelen antik panteizmden farklı olarak, alevi panteizmi; “vahdet-i vücut” anlayışında manevi niteliği öne çıkan bir tanrı doğa özdeşleşmesi önermektedir ki; bu daha çok şamanist değerlerin içselleşmesine işaret eder. Bu haliyle Alevilik Ön Asya’da tarih boyunca egemen olmuş inançların sentezi gibidir.
4-) Tarikatlar Arasında Benzer Özellikler
a - Heterodoksi
Her şeyden önce bu üç tarikat da “heteredoks” karakterlidir. Heterodoksi, türdeş olmayan yorum, ana yorumun dışına çıkarak yapılan yorum demektir. Burada Ortodoks ve Sünniliğin, egemenler tarafından; mutlak ve şekli kalıplar halinde iktidarı kutsayan bir ideoloji formatında sabitlenmesine karşı çıkarak; içsel (Batıni) bir yorumla ele aldıkları dinin asıl içeriğinin yani özünün savunulması söz konusudur. Bu onları eşitlikçi bir din anlayışına
götürmektedir ki; ezilen kesimlerin ideolojisi karakterine bürünmelerinin temeli burada aranmalıdır.
b - Düalizm
Düalist (ikicil) inanış: asıl olarak tek tanrılı dine geçiş öncesinde egemen olan çok tanrılı anlayışın; iyi ve kötüyü temsil eden iki tanrıya indirgenmesini öneren iran kökenli “Mazdek” dinine özgüdür.; Ahura-Mazda iyi tanrı ve Agrimen kötü tanrıdır. Daha sonra bu dini Hıristiyanlıkla bağdaştıracak Urfa kökenli “Mani” dini özellikle Hıristiyan heteredoks inançlara kaynaklık etmiştir.
Tarikatlar bu ikicil yorumlarıyla; iktidar sahiplerini ve iktidara eklemlenen Ortodoks Ruhbanı ile İslam Ulemasını reddederler. Onların din kisvesi altında menfaat peşinde koşan “kötülüğün yeryüzündeki temsilcileri” olduklarını savunurlar.. İyiliğin ancak dinlerin özünde yer alan “eşitlikçi bir toplum yapısında” bulunduğundan hareketle göçebelik ve yoksul köylülüğün ideolojisini üretme misyonu yüklenirler.
c - Muhalif Karakter
Öğretilerinde “aktif bir karşı tavır önermesi” belirgin bir vurgu noktası olarak ortaya çıkar. Egemen yapıya doğrudan yönelme anlamına gelen bu içerik yüzünden her üçü de sapkın tarikatlar olarak nitelenip ahlaksızlıkla suçlanarak dışlanmaya çalışılmışlar ve kitleselleştikleri durumlarda kanlı bir şekilde ezilmek istenmişlerdir.
“11. yüzyılda Bizanslı felsefeci Psellos tarafından Bogomillere karşı yazılan “eleştiride” artık Eskiçağ'da da mevcut olan orgia (mum söndü) suçlaması kullandı. Bu tarihten sonra, bu tip suçlamalar, Ortaçağ’ın sonuna kadar, hem Doğu Ortodoks (Bizans), hem Batı Roma Katolik Kilisesi'nden dalalet dinlerine karşı sürdüren mücadelenin en uygun aracıydı”-İmre Adorjan
Din adına girişilen bu uygulamalar; gerçekte tarikat inançlarında sembolize edilen eşitlik talepleri ile isyana yönelen yoksulların kıyımıdır. Yani gerçekte “iç savaş-iskan ve isyan” mekanizmalarının faaliyetidir söz konusu olan... Bu cümleden olmak üzere söz konusu tarikatlar ekseninde gelişen ancak doğrudan iktidarı hedefleyen yapılarıyla siyasal nitelik taşıyan sayısız isyan içinde en önemlileri...
d - Başlıca İsyanlar
Tephrike (Divriği) merkezli örgütlenmeyle; Marmara ve Egeyi ele geçirecek boyutlara ulaştıktan sonra kan gölünde boğulan 871 tarihli Paulikan ayaklanması (ki kıyımdan kurtulanlar Trakya’ya sürülerek yüz yıl kadar sonrasında Bogomil hareketine kaynaklık etmiştir)...
Alevi isyanları arasında; ilki ve en kapsamlısı 1240 ta patlak veren Babai isyanları; 1413 fetret devri sıralarında ortaya çıkan Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa,Torlak Kemal ayaklanmaları, 1502-1511’de Doğu Anadolu’da patlak veren aşiret ayaklanmaları, 1590’lardan 1640’lara uzanan Celali isyanları,
Bogomillerin çıkardığı ya da karıştığı; 927 yıllarında başlayıp 972 kadar süren ve 1018 de 1. Bulgar Krallığının yıkılmasına varan ayaklanmalar,. Bizansa karşı Samuil öncülüğünde girişilen Sperkheos (996) ve Strumica (1014) isyanları,. I. Alexios Komnenos’un büyük kıyımına yol açan 1115 civarındaki isyan,. 1218 de gasıp Borile karşı; İvan III Asen II’yi iktidara getiren ayaklanmalar,. 1277 de Çoban İvaylo’nun iktidarı almasına yol açan ayaklanmalar...
e - Ortak Coğrafya ve İnanç Temelleri
Her şeyden önce bu tarikatların coğrafi temelleri aynıdır. Üçü de Anadolu kaynaklıdır. Bu nedenle eski Anadolu inançlarından etkilenmemeleri mümkün değildir. Hıristiyan Ermeni tarikatı olarak Paulikanizm ve Müslüman Türk Tarikatı olarak Alevi-Bektaşilik ... İran kültürü ile de yoğun bir etkileşime sahiptir. Dahası Müslüman olmadan önce yerleşmeye başlayan Türkler; Mazdekçilik, Manicilik ve Ortodoks Kilisesince aforoz edilen Hıristiyan Nesturi Mezhebine giriyordu. Ayrıca göçebe kitlelerde halen etkin olan Şamanizm de Mazdekçilikten etkilenerek ikicil bir nitelik kazanmaya başlamıştı. Gök Tanrı aydınlığı (iyiliği) ve Yer Tanrı ise karanlığı (kötülüğü) temsil ediyordu,..
“Anadolu’da yaşayan değişik etnik gruplara mensup insanların nüfusu ne idi?
Batılılar, bu soruya abartmalı ve yandaş bir yanıt vermektedirler. Batı kaynaklarına göre, gelen Türkler 500.000’i geçmemekteydi. Anadolu’da yaşayanlar ise, 15-20 milyondu ve bunların büyük çoğunluğu hıristiyandı. Doğu kaynaklarına göre, Anadolu’ya gelen Türkler 1.000.000’un üstündeydi ve Anadolu’da 3-4 milyon insan yaşıyordu.
Doğu Türk kaynaklarına yakın bir yorum içerisine girdiğimizde dahi görürüz ki Anadolu’ya gelen Türkler, yerli halkın %25’i kadarını oluşturmaktaydılar. Bu konuda, kuşkusuz kesin bilimsel açıklamalar yapmak olanaksızdır. Ancak gelenlerin çok daha az olduğu kesindir. Anadolu, bu dönemlerde bir soykırım yaşamamıştır. Büyük göçler de yoktur. Anadolu ahalisine ne oldu? Yeni Müslüman, Hıristiyan kökenliydi; Pagandı; Nesturiydi; Manikheendi; Mazdeistti. Gelenlerin tarihinde, aynı veya benzer inanç biçimleri yaşanmıştı. Ama artık hepsi Müslümandı ve Müslümanlığın sevgiden, yürek haccından, insana ağırlık veren hümanist yorumundan yanaydılar. Aksi halde, birbirleriyle kucaklaşamaz, bir harman, alaşım oluşturamazlardı.
Kohen, Kahin, Şaman hep benzer sözcüklerdi ve büyücü-din adamını deyimlemekteydi. Türkler Müslüman olmadan önce, sadece Hint dinlerinin, Brahmanizm, Budizmin değişik yorumları içerisinde değil, aynı zamanda Mazdeist, Manikheen ve Nesturiydiler. Özellikle yerleşik toplum aşamasına geçenler, bu üç dinin mensubu olmuşlardı.” (Prof.Niyazi Öktem – Anadolu’da Alevi Düşüncesinin Oluşumu ve Gelişimi)
“Bektaşilik, Hıristiyanlığın kutsal saydığı yerleri yadırgamamış, hoşgörü çerçevesinde benimsemiş ve sahiplenmiştir. Kendi ibadet yerlerinin, tekkelerinin ve kutsal yerlerinin kapılarını da Hıristiyanlara açmıştır. Her iki inancın kültleri özdeşleştirilmiş, ortak inanç konusu edilmiş, bu durum kaynaşmanın çimentosu yapılmıştır. “Hızır”, çoğu kez “Aziz Yorgi” ile özdeşleştirilmiş, Dersim Alevileri Ermeni ermişi “Serciyus”u “Hızır”la aynı görmüşlerdir. Aziz Serciyus’a ait Ermeni kiliselerini Hızır ziyaretgahları sayarak, ziyaret etmişlerdir. “Hızır” ile “Aya Yorgi” ve “Aya Elyas” arasında da bağlantı kurulmuştur. Karadeniz Bölgesi’nde Şeyh Elvan Tekkesi’nde “Hızır”, “Aya Teodoros”un yerini almıştır. Doğu Anadolu Alevileri ile Hıristiyan Ermeniler Hz. Ali’yi Hz. İsa ile, Oniki İmam’ı Oniki Havari ile, Hasan’la Hüseyin’i Petros ile Pavlus’la özdeştirmişlerdir. Hacıbektaş Tekkesi Hıristiyanlar’ca da ziyaret edilmektedir. Burada önceleri “Ayos Harambolos” adlı bir manastırın bulunduğu inancındadırlar. Teselya’da Ayvalı Tekkesi Aya Yorgi manastırı ile, Kalkandelen’de Sersem Ali Tekkesi Aya Elias manastırıyla, ayrıca Korfu’daki Aziz Spyridon Bektaşi ünlüsü Sarı Saltuk’la özdeştirilir. Bu anlayışın sonucu olarak, Batı’nın Akyazılı, Sarı Saltuk gibi önemli tekkelerinde Türk kökenli dervişlerle birlikte Hıristiyan kökenli dervişlerin de olduğuna belgelerde rastlanılmaktadır. Varna yakınlarındaki Sarı Saltuk Tekkesi’nde Dimitro oğlu Gyorgi, Kalfal ve Boğur gibi Hıristiyan kökenli Bektaşi dervişleri olduğu kaynaklarda görülür.” (Baki Öz-Hacı Bektaş Velinin Yaşadığı Tarihsel Ortam)
Alevi inanışının içerdiği Hıristiyan etkisi en belirgin olarak “Hak-Muhammet-Ali inancının” “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” olarak ifade edilen “teslis” anlayışı ile kıyametten önce ortaya çıkıp düzeni sağlayacağına inanılan “Gaip İmam” (12.İmam) inanışının, İsa’nın yeniden dirileceği inancına paralellik oluşturmasında gözlenmektedir..
Paulikan’ların bir devamı niteliğindeki Bogomillerin de bu değerlendirmelerin dışında kalması düşünülemez. Yani her üç tarikat ta aynı sosyal ve inançsal temeller üzerinde gelişmiştir.
f - Fiili Bağlantılar
Bundan başka bu üç tarikat arasında fiili temaslar da söz konusu olmuştur.
İç Anadolu’da özellikle de Sivas ve Malatya yöresinde yaşayan Paulikan inanca sahip yoksul Hıristiyanların Babai ayaklanmalarına kitleler halinde katıldığı bilinmektedir.
Baba ilyas, o dönemden kalan kaynakların (Dominiken misyoneri Saint-Quentin’li Simon, Suriyeli Arap yazar Sibt al-Cezvi, Süryani yazar Bar Harbeus Gregory Abu’l-Farac’in yazıları) belirttiği gibi, “Baba Resulullah’’ olarak ün yapmış; sadece Alevi Türkmen halkın değil, tüm ezilen Sünni ve gayri-Müslim yerlesik ve göçer kırsal topluluklar arasında, ‘Tanrının Baba’ya göründüğü; ona Sultanlık bağışladığı ve kendilerini kurtaracağı’ yayılmıştı. Dönemin merkezi feodal yönetimi ve beylerinin baskısı altındaki toplum, onu ‘‘Peygamber’’ kişiliğine büründürerek bir kurtarıcı kabul etmişti.
Bu katılım Babai dervişleri ile Paulikan dervişler (yoldaşlar) arasında kurulan doğrudan ilişkilerin de sonucudur. Günümüzde artık Aleviliğin Anadolu’da Paulikanlar ile kurulan temaslar sonucunda şekillendiği ve Paulikan Bogomil bağlarının alevi Bektaşilerin organik tekke ilişkileri aracılığıyla sürdürüldüğü tartışma konusu yapılmaktadır.
g - İç içe geçen Söylenceler
* Battal Gazi
Müslümanlığı yayan bir Arap Gazisi iken sonradan Türk kültürünce içselleştirildiği öne sürülen Battal Gazi’nin Paulikan olabileceği de; söylencelerin niteliği ve yaslandığı tarihsel yapı nedeniyle artık tartışma konusu yapılabilmektedir.
“özellikle Malatya ve Sivas arasındaki dağlarda göçebe olarak yaşayan ve hayvanlarının ürünü ile geçimlerini sağlayan, çoğu zaman müslümanların yanında, hıristiyanlara karşı savaşan Pavlikienler yaşamaktaydılar” (Mevlut Oğuz’dan aktaran; İsmail Onarlı- Seyit Battal Gazi Ocağı)
Gerçekte de Battalnâmelerde; “Rumca bilmesi, İncil’i ezbere okuması, yüksek dini bilgiye sahip olması, yerel halkların törelerini bilmesi onun kılıktan kılığa girmesi Malatya civarında Bizans kalelerine karşı serüvenleri”nden (agy) söz edilmesi, dönemin Paulikan verileri ile uyumludur.
* Sarı Saltuk
“Balkanlarda ortak bir “Sarı Saltık kültü” vardır. Bu inanışın izlerine, etkinliğine Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Kırım ve Azerbaycan’ın tümünde rastlanır. Tarihlerin anlatımına göre Sarı Saltık 1263’lerde 12 bin Türkmen ailesiyle Kırım ve Dobruca yörelerine gidip yerleşmiş ve İslamlığı yaymaya çalışmıştır. 14. yüzyılda yöreyi dolaşan ünlü Arap gezgini İbni Batuta bu yıllarda yörede “Ahilik”le birlikte “Sarı Saltık kültü”nün de yaygın olduğunu, en çok Edirne ve İsakça’da yaşadığını yazar . Doğu Avrupa Bektaşiliğinin “sarışın dedesi” Sarı Saltık Dede’nin yaşamı, misyonerlik çalışmaları tüm Doğu Yunanistan’da, Doğu Bulgaristan’da, Güney Romanya’da Arnavutluk’ta, Altınordu ükesinde ve Rumeli’de söylenceleşmiştir… Balkanlarda Hıristiyan kesimler dahi Sarı Saltık’ın kendi dinlerinin yayıcısı olarak görürler. Balkanların çok yerinde ve Yugoslavya’da; İpek, Kruya, Prielp ve Paştrik Dağı’nda Sarı Saltık’ın mezarı olduğu söylenir.”(Baki Öz- Balkanlarda Alevilik Bektaşilik)
“Kanuni Sultan Süleyman, Şeyhülislam Ebussuud efendiden Sarı Saltuk hakkında bir fetva vermesini şu suretle istemiştir: ‘Sinde sindeşim, halde haldaşım, ahiret karındaşım eimme-i selef bu meselede ne buyururlar ki; Saru Saltuk dedikleri şahıs evliyaullah mıdır, beyan buyurulup musap oluna’ Şeyhülislam bu soruya ‘Riyazet (perhiz) ile kadid olmuş (zayıf düşmüş) bir keşiştir.’ Cevabını vermiştir. Okiç (mevcudiyetine dair tartışmada) bu fetvanın veriliş sebebini aydınlatmaya çalışmıştır. Ölümü üzerinden uzun zaman geçmeden Sarı Saltuk’a ait menkıbelerle Hıristiyan azizlerinin menkıbeleri arasında irtibat kurulmağa başlandığı anlaşılıyor. Sarı Saltuk menkı¬be¬le¬ri¬nin Hıristiyan azizlerinden en çok Nikola, sonra Cörc Simeon, Eli, Spiridon ve Naum’un men¬kı¬beleriyle karışık olduğu görülmektedir.” (Prof.Dr Şükrü Akalın – Anadolu ve Balkanlarda Sarı Saltık)
* Şeyh Bedrettin ve Börklüce Mustafa
Örnekleri çoğaltılabilir. Biz son olarak Serez’de asılarak idam edilen Bektaşi kökenli “Şeyh Bedrettin”in müritlerinden Manisa civarındaki isyanın Lideri “Torlak Kemal” de şeyhi gibi Müslüman inanışına uygun şekilde asılarak idam edilirken; Karaburun’daki Lider Börklüce Mustafa’nın Hıristiyan sapkınlarına reva görülen çarmıha germe yöntemiyle öldürülmesini Fransız Prof. İren Melikof’tan aktarmakla yetinelim. Bu isyanlara da yöredeki Hırıstiyan köylülerden yoğun katılım olduğunu ayrıca vurgulamak gerekir.
Şeyh Bedrettin isyanını sünnileşme sürecindeki fonksiyonu açısından daha sonra tartışacağım.
5-) Sonuç
En başta çerçevesini çizdiğimiz sosyo-ekonomik yapıda işleyen “fetih”,”iskan”,”isyan” ve “kıyım” süreçleri içerisinde fetih olgusuna bağlı “egemen sınıf geçişkenliği” kavramının bir türevi olarak aşağı kesimlerde de bir geçişkenlik eğilimi geliştiği anlaşılmaktadır. Aynı maddi koşulları paylaşan faklı etnik yapıdaki kitlelerin kaynaşmasını kolaylaştıran bu eğilim kendisini daha çok; giderek alt sınıfların partisi olarak nitelendirilecek şekillere bürünen “tarikat” ilişkileri içinde ifade etmiştir.
Böylesi mekanizmaları da barındıran heteredoks tarikat süreçleri; yerlilere oranla çok az sayıda “Müslüman Türk”ün yerleştiği Hıristiyan Anadolu’nun; zamanla İslamlaşmasını sağlayabilmiştir. Unutmamak gerekir ki bu yapı ekseninde oluşan dönüşüm; başlangıçta Sünni değil bütünüyle “Heteredoks İslam” karakteri taşımıştır. Sünnilik tıpkı Bizans’taki “Ortodoksluk” gibi Selçuklu ve belirli bir dönemden sonra “Osmanlı” egemenlerinin ideolojik tercihi olmuş ve yine benzer iskan-isyan-kıyım mekanizmaları içinde alt sınıflara dayatılmaya çalışılmıştır.
Osmanlının ilk dönem Padişahlarının Ahi-Bektaşi tarikatlara mensubiyeti ve yine bu dönemde oluşturulan “yeniçeri ocağı”nda sonuna kadar hakim olan Bektaşi kültürünün mevcudiyeti bugün artık tartışılmamaktadır. Aşiret federasyonu biçiminde ortaya çıkan Osmanlı Devleti; oluşuma katılan ikinci büyük aşiret olan Çandarlı ailesinin tasfiyesiyle kendini gösteren “askeri feodal” niteliğin belirginleşmesine paralel olarak sünnileşmeye başlamıştır. Bu döneme kadar Çandarlı ailesine ait olan sadrazamlık makamı; gücün merkezileşmesini gösterecek şekilde toplumsal tabanı bulunmayan devşirme kökenlilerle doldurulmaya başlanmıştır.
Gerek Bizans-Bulgar ve gerekse Osmanlı Balkanlarında da durumun Anadolu’dan farklı olmadığı anlaşılmaktadır. Anadolu’da ortaya çıkan Alevi-Paulikan etkileşimi; Balkan Müslümanlaşmasında Alevi Bektaşi – Bogomil etkileşimi olarak kendini göstermiştir. Bu dönüşümün tam ortasında bulunduğunu gösterecek şekilde bir kült halinde kutsandığı anlaşılan “Sarı Saltık”ın Müslüman Dervişi mi yoksa Hıristiyan keşişi mi olduğu Padişahın bile karar veremeyeceği kadar belirsizleşmiştir. Bu durumun aynı şekilde, kültü üreten ve sahiplenen toplulukların da; ne kadar Hıristiyan ve ne kadar Müslüman olduklarını saptamanın güçleştiği bir “geçiş dönemi”ne işaret ettiği kabul edilmelidir.
Bu bölüme ilişkin sözlerimi; İHF den Felsefe Hocam Niyazi Öktem’den bir aktarma ile tamamlamak istiyorum.
“Mazdeizm, Zerdüşt dininin bir yorumu olup, bir tür ateşe tapma kültünü benimsemiştir. Manikheizm ise MS 3. yüzyılda Mardin’de doğan, Manes veya Mani adındaki bir bilgenin kurduğu dindir. Manikheizm, bir Mazdeizm Hıristiyanlık senkretizmidir. Bu eski dinin alışkanlık, inanç biçimi ve kültüyle Hıristiyanlığı meczetmiştir. Tüm Akdeniz havzasını, Orta Asya’yı 15. yüzyıla kadar etkileyen Manikeizm heretik (sapkın) bir yorum olarak, egemen dinin mensupları tarafından aforoz edilmiş ve Manikeen inanca mensup olanlar öldürülmüştür. Bulgaristan’da Bogomiller, Bosna’daki Boşnaklar, Fransa’da Albijua denilen insanlar hep Manikeendir. Boşnakların, 15. yüzyılda kolayca Müslümanlaşmalarının
nedenlerinden biri de o döneme kadar Manes’e bağlılıklarını sürdürmüş olmalarıdır. Artık kendi dinleri iyice dünyada küçülürken, yüzyıllarca mücadele ettikleri Hıristiyanlık ve özellikle Ortodoksluk karşısında Müslümanlığı tercih etmeleri kolaylıkla anlaşılmaktadır.
Manikheizmle ilgili bir başka ilginç husus, Alevi-Bektaşi unsurların Balkanlar’da yoğun olduğu bölgeler, eski dönemlerde gene bir Heterodoksi hatta herezi (sapma) olarak kabul edilen Manikheen yerleşim merkezleriydi. Pisyen (Pavliisiyen) Manikenlere Bogomil denilmekteydi.” Niyazi Öktem-a.g.y.
V - MÜSLÜMANLIK ÖNCESİ POMAKLAR HANGİ DİNE
MENSUPTU?
Veri kıtlığının en çok hissedildiği konulardan biri Pomakların İslam öncesi inanışlarına ilişkindir. Kemal Gözler’in “Lofça Pomakları” konusunda yukarıda değindiğim çalışmasında da gösterdiği gibi; kayıtlara yansıyan istisnai hallerde dahi, geçmişin üstünü örtme gayreti sezilmektedir. Çalışmanın esas aldığı “Tahrir Defterlerinde” ilk kez Müslüman olanlar açıkça belirtilmemiştir. Ancak baba adı hanesinde yer alan “Abdullah” ya da “Veled-i Abdullah” ibarelerinin çokluğu ve Abdullah adlı kişi isimlerinin yok ya da yok denecek kadar az olmasından hareketle; “Allahın Kulu” anlamına gelen “Abdullah” sözünün, baba adı hanesine; Müslüman bir babadan gelmeyenlerin Hıristiyan geçmişini gizlemeye yönelik olarak yazılmış olabileceği fikrine ulaşılmıştır. Çalışma bu şekilde; Lofça Pomaklarının Hıristiyan geçmişine işaret eden güçlü ipuçlarını ortaya çıkarmıştır.
Ancak yine belirttiğimiz gibi; gerek konum ve gerekse sosyal durumları (yerleşik ziraatçi) bakımından ana kütleden ayrı özellikler taşıyan Lofça Pomaklarına dair bu bilgilere bakarak; bütün Pomaklar hakkında karara varmak mümkün değildir. Ana kütlenin yaşadığı Rodop-Pirin bölgesine ilişkin bu tür bir araştırma henüz mevcut değildir. Bu nedenle; İslam öncesi inanış konusunda da; mevcut veriler üzerinden akıl yürütme dışında olanağa sahip değiliz.
1-) Bölgeye Müslüman Olarak Gelindiğine dair Görüşler
Bu konuda Pomakların bölgeye Müslüman olarak geldiğine dair görüşler de ileri sürülmüştür. İmparatoru V. Constantinus,un 746'da çıktığı Suriye seferinden getirdiği tutsakları Trakya'ya yerleştirdiği kayıtlıdır.
“Bir başka görüşe göre ise Pomaklar Balkanlara Müslüman olarak geldikleridir.
2000 nüfuslu Pomak Köyü Smilyan’ın muhtarı, Pomakların orijini hakkındaki bir hikayeyi bana anlatmıştı. Birinci bölümde Merkezi Rodoplardaki (Smilyan dahil) Müslüman nüfus olan, Achryane ve Pomakların arasındaki ayrımı anlattı. Pomakların Orta Asya Steplerinden gelen savaşçı bir boy olan Hakiki Bulgarlar olduğu, Achryane’ların ise 8. yüzyılda Suriye’den gelip, Rodop’lara yerleşen bir kavim olduğuydu. Bu hareket Bizans İmparatorluğu tarafından zamanında Slavlara karşı bir önlem olarak desteklendi. 8. Yüzyılda ise Suriye’li yerleşimciler
de Bizans İmparatoru 5. Constantin Copronymus (741-775) tarafından Trakya’ya yerleştirildiler
Fakat Pomakların geçmişte bu Asyalı ve Suriye’li yerleşimciler’den ortaya çıktığına dair herhangi bir kanıt da bulunmamaktadır. Teori İslamlaştırma’da olduğu gibi, sağlam temellere dayanmamakla birlikte Smilyan Muhtarı gibi pek çok entellektüel ve eğitimli kişiler tarafından kabul görmektedir.” (Ulf Brunbauer a.g.y.)
Burada ifade edilen verilere uygun olarak daha önce de ifade ettiğim bir olguya değinmek istiyorum. Smilyan kasabasının yaklaşık 25 km batısında bulunan eski Çernak köyünden mübadele ile göçmüş büyüklerim; kendi dillerine “ahrenski” diyorlardı.
Benzer şekilde Balkan Aleviliğinin Bedrettini (Şeyh Bedrettin) koluna bağlı Kızıldeli Sultan Ocağına dair bir yazışmada dikkatimi çeken bir olguyu da aktarmak istiyorum. Kızıldeli Tekkesi Kırcaali ve Dimoteka arasında bulunan Ortaköy’deydi. Bugün Dimoteka civarında bu ocağa bağlı Alevi Pomak köylerinin bulunduğunu biliyoruz.
“Kızıldeli ocağında halen AREN olarak adlandırılan bir topluluk da vardır. Bu toplumun aslında Pomak Türklerinden bir grup olduğu söylenmektedir.” (Refik Engin-Tekirdağ Kılavuzlu Köyü)
Buradan hareketle bugünkü Yunanistan sınırlarında kalan bölüm ile; buna bitişik olan ve Bulgaristan topraklarında bulunan, Rodop sırtlarının güney yamaçları olarak tarif edilebilecek bölgede yaşayan “Pomakların” kökeninin bu olgularla bağlantılı olabileceğini; daha sonra dilde “Katrancı Lehçesi”ni tartışırken ele alacağız. Şimdi asıl konumuza dönelim.
a - Göçmen Türkmenlik ve Asker Melezliği
“Bir diğer Resmi Pomak Tarihi karşıtı bir görüş de aşağıdaki gibidir. Göçebe Yörüklerin bir kolu, Pomaklar olarak tanımlanmakta olup, bunlar Balkanlardaki Rodop Dağları’na yerleşmiş, Anadolu’lu göçebe çiftçilerdi ve 14. yüzyılda başlayan İslamlaştırma hareketlerinde önemli bir rol oynamışlardı. Fakat yine de Pomaklar’ın bunlardan kaynaklanıp, kaynaklanmadığına dair kesin bir kanıt bulunmamaktadır” (Ulf Brunbauer a.g.y.)
Son olarak Pomakların başlangıçtan beri Müslüman olduğu görüşünü “Bulgar kadınlarıyla evlenen Osmanlı-Türk askerlerinin torunları oldukları”na dayandırmak isteyen bir anlayışın varlığına da işaret edelim.
Burada Asker evliliklerine dayandırılan görüşü; doğrudan Türkleşmeyi gerektireceğinden “slavik dil” olgusunu açıklayamaması nedeniyle tartışmayacağım.
Anadolu kökenli göçmen çiftçilere dayandırılan görüşün bazı açılardan doğruluk payı bulunması olasıdır. Gerçekten de Rodoplardaki Köy adlarının Batı Anadolu köy adlarıyla uyumlu bulunması ile dile sonradan girdiği basit bir değerlendirmeyle de anlaşılan Anadolu Türkçesinin de içerdiği Arapça Farsça sözcüklerin Osmanlıca’ya ait olması bu olasılık ile uyumludur. Yaşlıların kökene ilişkin anlatımlarında zayıf bir motif olarak “Konya” kökenliliğe dair izlere de rastlanmaktadır. Hatta bunu çağrıştıracak köy adları da mevcuttur. Dipotama (Hatun/Katun) köyünün 10 km kadar kuzeybatısında bulunan eski “Konitsa” köyü Pomaklar arasında “Konyova” biçiminde telaffuz ediliyordu.
Ancak gene de bu görüş; dilin Slavlaşmasını mantıklı bir şekilde izah etmekten uzaktır. Pomak bölgesine Türk göçmenlerinin yerleştirilmiş olması akla yakındır. Ancak dildeki Slavlaşmaya bakarak; 500 yıl öncede ve Osmanlı hakimiyetinde gerçekleşen iskan döneminde gelenlerin, yerlilere oranla çok düşük bir nüfus oluşturduğunu da kabul etmek gerekir. Bu da bölgedeki Pomakların asıl kökeninin bu göçebeler dışında aranması gerektiğini ifade eder ki; Pomakların bölgeye Müslüman olarak geldikleri gibi bir sonuca varmada işe yaramaz. Bu Türk göçebelerin Selçuklu öncesi Anadolu’ya gelen Türklerden Bizans tarafından bölgeye yerleştirilmiş olduğu varsayımında dahi durum değişmeyecektir. Ayrıca Balkanlara bu şekilde gelen Türk topluluklarının diğer yerlerde kimliğini muhafaza ettikleri de bilinen bir olgudur.
Osmanlının geliş dönemlerinde Rodop Pomaklarının çiftçi karakterli kabul edilmesini gerektirecek yeterli veri yoktur. 20. asrın başlarına kadar süren sürü yetiştiriciliğine dayalı geçim modeli 1400’lü yıllarda ancak istisnai alanlarda sabit köylerin oluşmuş olabileceğini; çoğunluğun göçebe-yarı göçebe bir yaşam sürdüğünü düşündürmektedir.
Drama-Smolyan (Paşmaklı)-Gotse Delcev (Nevrokop) üçgeninde yaşayan Pomakların mübadele öncesine kadar sürü yetiştiriciliği ile geçindiği ve sabit köyleri bulunmasına rağmen kışın sürülerini Sarışaban (Chrysoupoli) ovasına indirdikleri şahsen yaşadığım çevrenin sözlü anlatımlarında tereddüte yer bırakmayacak ifadelerle vurgulanmaktadır. (Buradan bölgede mutlak bir göçebelikten söz ettiğim sonucu çıkarılmamalıdır. Özellikle tarıma elverişli havzalarda Osmanlı öncesine dayalı nispi denecek bir zirai faaliyetin mevcut olabileceğini de akıldan çıkarmamak gerekir.) Diğer Pomaklar açısından da farklı düşünmeyi gerektirecek bir durum söz konusu değildir.
Böyle bir yapıda ilk yerleşmelerin; ziraat kültürü bulunan Batı Anadolu göçmenleri -sürgün de denebilir- tarafından oluşturulması bu nedenle de isim uyumluluğuna yol açması mümkün görülebilir.
Bölgeye göçebe Türk yerleşimcilerin getirildiğine dair görüşler de vardır.
“1065 yıllarından itibaren Bizans, Slavların güneye inmelerini önlemek amacıyla Konya’nın bazı kesimlerinden birçok Türk kabilelerini gayet tavizkar tekliflerle Teselya ile Makedonya ve Rodoplara götürüp iskan ettirmiştir. Bu kabilelerin 55-60 bin kişilik bir topluluk olduğu Bizans kroniklerinde belirtilmektedir. Daha sonra 1345 yılında Gazi Umur Beyin fütuhatına sahne olan bu bölgelere 100 bin kadar Yörük Türkmen iskan edilmiştir.” (Basri Zilabid-Pomaklar)
Ancak Bizans döneminde iskan edilen göçebelerin Müslüman olduğunu düşünmemizi gerektirecek bir durum da yoktur. Bilindiği gibi Anadolu’nun ilk Türk sakinleri daha çok Hıristiyan dinine mensuptu. Karamanoğulları Devletinin Hıristiyan oluşu gibi,. Bu Türklerden inancını değiştirmeyenler Mübadele ile Yunanistan’a giden ve Rumca bilmeyen Ortodokslardır. Anadolu’nun Müslüman oluşu 1071 sonrasındadır. 1345 sonrasındaki yerleşimler ise yukarıda da değindiğimiz şekilde slavik dili benimseyebilmeleri için yerlilere oranla sayıca az olmak durumundadırlar ki bunlar üzerinden inanç aktarımı inandırıcı değildir. Küçük bir azınlık olabilecek bu yerleşimcilerin buralara sonradan yerleşen kalabalık Pomaklar arasında erimesi de mantığa daha uygundur.
b - Müslüman Suriye-Arap Kökenlilik
“V. Constantinus,un 746'da çıktığı Suriye seferinden getirdiği tutsakları Trakya'ya yerleştirdiği”ne dair kayıtlar ve dildeki Arapça sözcüklerin mevcudiyetinden hareketle savunulmaya çalışılan bu görüş yukarıda değindiğim “Achryane”,”ahrenski” “Aren” gibi adlandırma olgularına da dayandırılmak istenmektedir.
Osmanlının bölgeye geldiği 1350’li yıllara kadar geçen 600 yıllık sürede islami inançların muhafaza edilmesini gerektiren bu tez güçlü bir sosyal yapı halinde varoluş gerekliliğini de beraberinde getirmektedir. Zira Hıristiyan nüfusla kuşatılmış olan sınırlı bir alanda temel kültür değerlerini başka türlü korumak mümkün olmayacaktır. Bunun için genele damgasını basan yerleşik bir yaşam vazgeçilmez koşuldur. Göçebelik geniş bir alanda hareket etmeyi gerektireceği için temas edilen kültürlerle kaynaşma ve erime ya da onları bünye içinde eritme kaçınılmaz olur. Yukarıda tarikatlar üzerine tartışırken, Şamanist inanışa sahip Göçebe Türkmenlerin; İran’da Mazdek ve Anadolu’da Nesturi Hıristiyan inanışlarından nasıl etkilendiklerini; ve Müslüman olduktan sonra da diğer topluluklarla etkileşmelerini göstermiştik.
Çok daha küçük bir kütle olması kaçınılmaz olan Suriyeli göçmenlerin; uzun süre inançlarını koruyabilmeleri; içine kapalı bir yaşam modeli içinde mümkün olabilir ki bu da yerleşik ziraat toplumu olmayı gerektirir. Hatta bu da yetmez; zamanla kentlerini de oluşturmaları beklenir. Çünkü zirai yaşam sınırlı da olsa ticaret ve zanaati de içermek zorundadır ve değerlerin muhafazası için türdeş bir ilişki çevriminde hallolması gerekir. Osmanlı öncesi bölgede bu kültürün izlerini taşıyan kentsel yerleşim olmadığı gibi; genele damgasını vuracak şekilde yerleşik yaşamdan söz edebilmek de mümkün değildir. Nitekim bu yaklaşıma göre Arapça olması gereken dilin; muhafaza edilemediği gerçeği kapalı yaşamdan çok kaynaşmaya işaret etmektedir. Bu kadar uzun sürede inancı koruyabilecek kadar güçlü bir sosyal yapıya sahip olmayı gerektiren bu tezle; dilin neden ve nasıl değiştiğini izah etmek mümkün değildir.
Burada dilde Arapça sözcüklerin mevcudiyeti ayrı bir dayanak noktası olarak gösterilmiştir. İnanç başlığı altında tartışmayı gerektirmeyen bu konu hakkında; bunların sadece Osmanlıcanın içerdiği Arapça sözcüklerden ibaret olduğunu; Osmanlıcaya girmemiş tek bir Arapça sözcüğün gösterilemediğini belirtmek gerekir. Osmanlıdan bağımsız bir islami temelden, buna dayalı olarak söz edebilmek için; Osmanlıcanın içermediği Arapça sözcüklerin mevcudiyetinin de gösterilebilmesi gerekirdi.
Ayrıca; Pomakların yalnızca belirli kesimine yönelik mahiyeti de; bütünün durumunu açıklamaya yetmeyeceği gerçeğini ortada bırakır.
Bu nedenlerle etnik köken ve dilde lehçe tartışmasında yeniden ele almak üzere; şimdilik “Pomakların bölgeye Müslüman olarak geldiklerini” varsayan bu tezi benimsemeyi gerektirir düzeyde somut ve mantıksal dayanaklar olmadığını belirtmekle yetineceğim.
c - Müslüman Olarak Bölgeye Gelen Kuman-Peçenek Kökenlilik
Pomakların Orta Asya ve Kafkaslar’da İslamlaştıktan sonra Kuzey Karadeniz yolu ile Balkanlara gelip Osmanlı yayılmasına kadar inançlarını Koruyan Kuman Peçenek’lerin devamı olduğunu savunan bu görüşün de yukarıda benzer şekilde Güney Karadeniz göç yolunu izleyen Türkmenlerin temas ettikleri topluluklardan aşamalarla edindikleri “Mazdek”, Nesturi, Hristiyan inanışlarını koruyamayıp Müslüman oluşlarına dair anlattıklarımız karşısında geçerliliği kalmamaktadır. Zira yeni edinildiği için oturmamış bir İslam inancının; çıkılan göç yolculuğunda muhafazası olası görülmemektedir.
2-) Pagan İnanıştan Müslümanlığa Geçiş
Bu görüş bütün için ileri sürülememişse de; Hıristiyan çoğunluk yanında bir kısım göçebenin pagan “Şaman” inanışından zora dayalı politikalarla Müslüman olduğu; eski inançlara döndürülüp “Bulgarlaştırma” siyasetinin alt unsuru olarak savunulmaya çalışılmıştır.
Slav ya da Türk (Kuman-Peçenek) göçebe topluluklara dayandırılmaya çalışılan bu tez; ana kütlenin Asya steplerinden bölgeye geldiği varsayımına dayanır.
Eğer ana kütlenin “Kuman-Peçenek” Türklerinden oluştuğu varsayılacaksa bu kitlelerin bölgeye gelişleri 9-11.yüzyıllar arasında olmuştur. Orta Asya’da Moğol yayılmasının bir türevi olarak ortaya çıkan bu göçlerin Balkanlara ulaşması 150-200 yıllık bir sürede gerçekleşmiştir. Bu dönemde geçiş yollarında bulunan “Kafkasya-Rusya-Ukrayna” gibi ülkelerde Hıristiyanlık yerleşmiş durumdadır. Geçtikleri yerlerde yaşayan insanları katlettiklerine dair kayıtlar da mevcut olmadığına göre bu topluluklarla iç içe süren yaklaşık iki asırlık yaşamda ilkel inanışlarını muhafaza etmeleri beklenemez. Pagan dinlerin daha ileri inanışlar olan tek tanrılı dinlerle temasları halinde uzun süre tutunmaları beklenen bir durum değildir.
Yok eğer ana kütlenin Slav yada Slavlarla birlikte Bulgar oluşumuna katılan “Ön Bulgarlar” olduğu ileri sürülecekse; 5-6. yüzyıllarda başlayan Slav ve sonrasında gelen Ön Bulgar göçleri zamanında; bölgenin yerli göçebeleri olan “Traklar”ın dahi Romalılaşmış bir kültüre bürünmüş olması gerçeği karşısında; hangi koşul altında olursa olsun Osmanlının gelişine kadar geçen yaklaşık 1000 yıllık sürede bu toplulukların Hıristiyanlaşmamış olmalarını ileri sürmek akla yakın düşmemektedir.
Kaldı ki bu kadar uzun süre pagan gelenekler altında yaşadığı varsayılan toplulukta bugün paganizmin güçlü belirtilerine da rastlanabilmesi gerekirdi. Pomaklarda fiziki ya da ruhsal hastalıkları gidermeye yönelik büyüye benzer ilkel tedavi yöntemleri ve bu tedavileri iş edinen “şaman”a benzer tiplemeleri hala rastlanıyorsa da bunun bölgedeki diğer topluluklarda rastlanan orandan fazla olduğunu ileri sürmek mümkün değildir. Bu oranda gözlenmesi olası nispi fazlalığın; geç yerleşme ile alakalandırılması daha mantıklıdır. Zira 14. asra uzanacak bir paganizmin yerleşme, ölü gömme gibi alışkanlıklarına dair verilerini de bugüne aktarabilmesi beklenmelidir.
3-) Hıristiyan Geçmiş
Bölgedeki İslami dönüşüm; Anadolu kaynaklı Türkmen yerleşimiyle birlikte ve Osmanlı öncesinde başlamıştır.
“Yazıcıoğlu Ali'nin Tevârih-i Al-i Selçuk adlı eserinde, II. İzzeddin Keykâvus’un maiyetindeki Sarı Saltuk'un Anadolu’daki Türk aileleri ile birlikte önce İznik’e oradan Üsküdar’a giderek Dobruca’ya geçişi anlatılmaktadır. Sarı Saltuk’un Dobruca’daki Baba Dağı kasabasına yerleşmesi ve Kırım seferinin yanı sıra İzzeddin Keykâvus’un Bizans sarayında bulunan oğlunu kurtarması da Tevârih-i Ali-i Selçuk’ta yer almaktadır. Kemâl Paşazade’nin Tevârih-i Al-i Osman’ında ve Seyyid Lokman’ın Oğuz-nâme’sinde de bu olaylar benzer şekillerde anlatılmaktadır. Hatta Seyyid Lokman’ın eserinde yer alan bir dörtlükte Sarı Saltuk’un Dobruca’ya geçiş yılı (662 Hicri) da verilmektedir” Prof.Dr. Şükrü Halûk Akalın-a.g.y.
Yukarıdaki açıklamalarımızda “Sarı Saltık”ın Bölgede bazen Müslüman bir Derviş ve bazen de Hıristiyan bir Aziz olarak algılandığı ortaya konmuştu. Bu durum Hıristiyanlar arsında Müslümanlığı yayan bir misyonere işaret etmektedir. Çünkü ancak bir “misyoner” kendisini; etkilemek istediği kitlelerle günlük yaşam içinde özdeşleştirme ihtiyacı duyacaktır. Yerli halkın Hıristiyan inanışına mensubiyetinin de bir ifadesi bu “özdeşleşme” olgusunun folklorik izleri günümüze kadar yansımıştır.
“Turgut Koca Baba erenlerin Bedri Noyan Dedebaba ya yazdığı bir mektup ile verdiği bilgide şunlar anlatılıyor. ”Sarı Satuk’un merkadi Babaeski’dedir. İstanbul Edirne yolu üzerinde idi Edirne asfaltı yapılırken yol üzerinden geçiyor, dergah ortada kalkıyor . Türbe yıkılıyor ve Sarı Saltuk heykel i dünyevisi ile çıkıyor. Tahnit edilmiş ceset şimdi yolun kenarına alınıp tekrar gömülüyor. İstanbul Edirne istikametinin hemen sağ tarafında, Tren yolunu hemen geçince. Her yılbaşından önce İstanbul’daki ihtiyar Hıristiyanlar Sarı Saltuk yatırından toprak alıp Ocak ayından sonra eski yerine iade ediyorlar. Sarı Saltuk hazretlerine yerli halk Eski Baba, oradaki muhibban ise Sarı Saltuk Sultan, Hıristiyanlar Aya Nikola, Saint Nikola, Saint Nau’um, Saint Spiridion derler ki bu ulu müslümandır, Bektaşidir ve bir batıni misyonerdir. Avrupada islamlığın öncüsü olmuştur. Otman Baba Vilayetnamesi’nde ise kendisinin, Sarı Saltuk’un bir zuhuru olduğunu, onun ikinci gelişi olduğunu söyler.” Dursun Gümüşoğlu - Sarı Saltık
“Sarı Saltık” kimliğinde kristalize olan bu faaliyetler; aslında bir döneme damgasını vuran, yaygın misyonerlik kampanyasının göstergesidir. Bu faaliyetlerin hedefi elbette Anadolu’dan bölgeye sürgün edilen ya da Babai isyanlarından sonra oluşan terör atmosferi nedeniyle kaçan Türkmenler değildi. Onlar zaten bölgeye Müslüman olarak gelmişti. Hedef bölgedeki Hıristiyan kitlelerden başkası olamazdı. Yerli halklar Hıristiyandı. O dönemde bölgede bulunan ve sonradan “Pomak” olarak adlandırılacak kitlelerin de; bundan ayrık tutulmasını gerektirecek hiçbir neden mevcut değildir.
Prof.Dr. Ahmet Merdivenci de , Bulgaristan’da Pomak Türkleri adlı yazısında “İngiliz arşiv belgeleri de dahil olmak üzere yapılan incelemeler; Pomakların gerçekte XI. yüzyılda Balkanlara geldiklerini, daha sonra dinlerini terk ederek, Müslümanlığı benimsediklerini..” belirtmektedir.
Bu bölümü; birçoğumuzun dinlediğini düşündüğüm bir Sarı Saltık söylencesini, Hacıbektaş Vilayetnamesi’ndeki biçimiyle aktararak bitiriyorum.
“Seccade, Rum ülkesine doğru yol aldı, Kalıgra adlı bir kalenin yanına geldi, durdu. Sara Saltuk, Ulu Abdal ve Kiçi Abdal’a indi, seccadeyi silkip omzuna aldı, Ulu Abdal’a Kiçi Abdal’a, siz kapıya dolanın, ben buradan çıkayım dedi Onlar, bunda bir hikmet var deyip dolandılar, kendisi, doğruca kalenin bedenine tırmandı. 0, kayaya tırmandıkça kaya, ellerine karşı gelir, tutunurdu. Mübarek ayakları da taşa gömüldü. Şimdi bile hala o kalede ellerinin, ayaklarının izleri görünüp durur.
Kale, Lazoğlanlarından bir kafir beyinindi. Ansızın o kalede, yedi başlı bir ejderha belirmişti. Onun korkusundan beyle halk, kaleyi bırakıp uzak bir kaleye gitmişlerdi. Sara Saltuk, doğruca o ejderhanın üstüne vardı, bir nara attı. Ejderha nefes aldı, kuyruğuna kımıldattı, bir kükredi. Sara Saltuk, eline ok, yay aldı, yedi başına birer ok attı. Ejderha can acısından Sara Saltuk’a, belinden sarıldı, sıktı. Sara Saltuk, yanındaki kılıcı unutmuştu. Hızır’ı çağırdı. 0 sıralarda Hünkar, “Kızılca Halvet”te oturmuş, Hızır peygamberle Konuk Defteri ediyordu. Hacı Bektaş, Sara Saltuk, çağırınca, Hızır’ım dedi, Sara Saltuk’u ejderha bunalttı, kılıcını unuttu, tez imdadına yetiş, kılıcını hatırlat. Hızır, hemen kalktı, Kalıgra’ya vardı, mızrağıyle ejderhaya vurdu, mızrak, ejderhayı deldi, öte yanındaki kılıca dokundu. Ondan sonra Sara Saltuk’a, ey gerçek er dedi, yanındaki kılıcı çekip başını kessene.- Sara Saltuk, hey Hızır’ım dedi, çağırdığım erenler hakkı için kılıcım hatırımdan çıkmış, yoksa sana zahmet edip çağırmazdım. Tahta kılıcı çekip ejderhanın birer birer yedi başını da kesti, Hızır’la vedalaşıp yola düştü. Hızır’ın izi, hala meydandadır.
Ulu Abdal’la Kiçi Abdal, kalenin kapısından dolanıp geldiler. Ejderhanın Öldürüldüğünü gördüler, Sara Saltuk’la buluşunca, gazi mübarek olsun dediler Sonra hep beraber kaleden çıkıp yola düştüler. Sara Saltuk, ejderha savaşında pek susadım dedi. Dört yana baktılar, su bulamadılar. Sara Saltuk, eliyle dört beş yeri kazdı, kazdığı yerlerden, bir değirmeni döndürecek kadar arı duru bir su çıktı, akmaya başladı. Sonra bir çoban buldular, onunla kalenin beyine, ejderha öldürüldü diye haber saldılar. Kalenin beyi gelip ejderhanın öldüğünü gördü. Sara Saltuk’a candan günülden muhip oldu ve imana geldi.” Gülağ Öz- Sarı saltık
a - Misyonerlerin Faaliyetlerinin Niteliği
“Sarı Saltık” adında simgeleşen; bu faaliyetlerin bireysel serüvenler olarak açıklanması mümkün değildir. Kapsamlı bir kampanya olarak gelişmeleri belirli bir organizasyona tabi olduklarını da göstermektedir. Peki bu organizasyonu kimler yürütüyordu.
Osmanlının reşit bir devlet olarak henüz sahne almadığı bu dönemde; Babai isyanları ile içinde bulunduğu çözülme ve çöküş süreci ivme kazanmış Selçuklu Devletinin; yayılma siyaseti güderek böylesi faaliyetleri organize edecek durumda olmadığı da açıkça ortadadır. Her ne kadar yukarıda aktarılan verilerde “Sarı Saltık”ın Selçuklu Hükümdarı II. İzzeddin Kaykavus’un maiyetinde bulunduğundan bahsediliyorsa da; Tevarih-i Al-i Selçuk (Büyük Selçuk Tarihi) adlı kaynağın yanlı bir yorum yaptığını düşünmek gerekir. Zira dönemin resmi tarih yazıcılarının halk nezdinde itibar gören olgularla devlet arasında bağ kurma çabası sık rastlanan bir olgudur. Nitekim daha sonraları “keşiş mi derviş mi” olduğunu şaşırma noktasına gelecek olan Padişahların Osmanlısı; halk arasında yayılan ünden istifade düşüncesi ile “Sarı Saltık” menkıbelerini derleyen resmi bir “Saltukname” yazdırmayı ihmal etmemiştir. Bu yazmada da Alevi Bektaşi kimliği su götürmez olan dervişi, olabildiğince “Sünni” bir kimliğe büründürülme gayreti açıkça görülmektedir.
Sarı Saltık hakkında oluşan bütün söylencelerin aynı kişinin serüvenlerinden oluşup oluşmadığı da kesin değildir. Hatta; söylencelerin yayıldığı geniş coğrafya düşünülürse bu mümkün de değildir. Diyarbakır’dan Makedonya’ya, Bosna’ya Ukrayna ve Rusya’ya kadar; Bogomil adının iz bıraktığı her yerde sarı saltık inanışına rastlanmıştır. Kesin olan “Sarı Saltık” adında oluşan kült ve bu kült ile ifade edilen bir misyonerlik kampanyası biçiminde yürütülmüş bir geçiş döneminin yaşandığıdır. Alevi-Bektaşi- Bogomil Dervişlerin yürüttüğü bu kampanya sonucunda gerçekleşen değişim “Sarı Saltık”ın ikili karakterinde simgeleşmiştir. Bu kültün yayıldığı coğrafyayı bugün hala kutsanan türbe ya da makamlarının bulunduğu yerlerden anlamak mümkündür.
Bu yerler; Dersim, Diyarbakır, Bor, İznik, Rumeli Feneri, Babaeski, Babadağ (Dobruca), ve Ohri (Makedonya) dedir. Hristiyan Müslüman kimliği iç içe geçmiş bu dervişin türbelerinin Malatya eksenli “Paulikan” ve Edirne (Babeski) - Dobruca - Makedonya eksenli “Bogomil” coğrafyasıyla çakışması hayli dikkat çekicidir. Bu arada Babaeski’ye adını veren “Sarı Saltık”ın burada ilişki geliştirme koşullarını değerlendirme açısından; yakınlarındaki Pehlivanköy’ün eski adının, Paulikan bağlantısını çağrıştıracak biçimde “Pavli” oluşu da hayli ilginçtir.
Balkanlarda yürütülen misyonerlik kampanyasının Selçuklu ve Bizans coğrafyasının “muhalefet partileri” misyonunu da yüklenmiş “heteredoks tarikat” örgütleri (Alevi-Paulikan-Bogomil) koordinasyonuna tabi olması akla uzak görünmemektedir. Bu açıdan bakıldığında; başlangıç aşamasında bu tarikatlara yaslandığı bilinen Osmanlının; “Balkan Fethi” sürecinde ciddi bir dirençle karşılaşmaması ya da “heteredoks tarikatlara yaslanma tercihi” daha anlaşılır bir hale gelmektedir.
b – Kuruluş Dönemi Osmanlısının Ayrık Karakteri
Söz konusu tercihin ve Balkan yayılışının dinamiklerini daha iyi kavrayabilmek için genel sosyo-ekonomik yapısından farklı özellikler taşıyan Osmanlı Kuruluş Dönemi karakteristikleri üzerinde de biraz durmak gerekir.
* Osmanlı Beyliği Bir Göçebe Devletidir.
Göçebe toplumlarda hakim üretim biçimleri “sürü yetiştiriciliği” ve “talan” olarak karşımıza çıkar. Normal zamanda sürü yetiştiriciliği ile yetinen göçebeler; kuraklık nüfus artışı ve benzeri nedenlerle geçim zorluğu baş gösterdiği zamanlarda talana yönelmektedir. Bu dönemlerde daha güçlü bir topluluğun baş edilemeyecek talan tehdidi ortaya çıktığında göç yolları göründü demektir. Tıpkı Moğol tehdidinin Türkmen göçüyle sonuçlanması gibi,
İlişki biçimleri ise “kan kardeşliğine dayalı kabile demokrasisi” olarak tanımlanmaktadır. Kadınların da toplumsal yaşantıda söz sahibi olduğu bu modelde aile, oymak, aşiret ve bu aşiretlerin federasyonu niteliğindeki devlet düzeyinde oluşan aşamalı karar organlara katılanların eşit söz hakkı vardır. Şefin pozisyonu eşitler arasında birinci olmaktan ibarettir.
Çöküş sürecine girmiş iki güçlü “askeri feodal devlet” aygıtının arasına yerleştirilmiş bir aşiret olarak “Kayı Boyu” Moğol itmesiyle Anadolu’ya yeni gelmiş bir göçebe topluluğudur. Aşiretler federasyonu biçimindeki örgütlenme modeli değişen koşullara bağlı olarak dönüşüm geçirmektedir. Bu dönüşüm sürecinde ulaşılan düzey hala korunan göçebe karakter içerisinde yeni ittifaklar kurulmasına yol açmıştır.
* Yeni Bir İttifak: “Gazi”, “Derviş”,”Aşiret” Federasyonu
Çözülme süreci içinde zayıflayan Selçuklu egemenlik mekanizması ve bunun bir alt unsuru olarak “ulema” etkinliğinin ortadan kalkması ile hala korunabilen “göçebe karakter”; ideolojik mekanizma olarak, yoksul köylü ve göçebelerin partisi misyonunu “Babai İsyanları”nda kanıtlamış “heteredoks tarikat” yapılarına yaslanılmasını olanaklı kılmıştır. İçerdiği Paulikan-Bogomil bağları nedeniyle din farkı gözetmeyen bu ideolojik yöneliş Anadolu’nun Müslüman ve Hıristiyan halkları için olduğu kadar, Bizans vatandaşları açısından da beyliği bir çekim merkezi haline getirmiştir.
Böylece giderek bir “uhuvve” (ahilik-kardeşlik) devletine dönüşen Osmanlı Beyliği her yöreden “gazi” ve “derviş” akınına uğradı. Hatta birçok Bizans’lı keşiş ve Komutan da Türk tarafına geçiyordu (Mihail Bey-Gazimihal-,Evrenos Gazi vs,.). Bu şekilde savaş gücü artan Osmanlı Beyi aşiret reisi olmaktan çok bir savaşçılar grubunun komutanı durumuna gelmişti.
Beylik artık göçebe kültürü temeli üzerine inşa edilmiş ”gazi”, “derviş” ve aşiret” -lerden oluşan bir federasyon haline dönüşmüştü.
Burada “Ahi” teşkilatından biraz söz etmek gerekir. Bektaşi Tarikatı Selçuklu döneminde daha çok kırsal tabanlı bir yapılanmaydı. “İskan” – “isyan” süreçlerinde açığa çıkan ve kente yönelen kır kökenli bir yoksullar güruhu, Selçuklu kentleşmesinde bir olgu olarak belirmişti. Göçebe dayanışması ve Bektaşi kültürü içinden gelen bu kesim tarikatın kentli versiyonunu üretmekte gecikmedi. Bektaşi tekkeleriyle bağlarını uzun süre devam ettirecek olan bu kentli tarikat unsuru “Ahi Teşkilatı” olarak adlandırılmıştır. Kent yaşamının “eşitlikçi” batıni tarikat anlayışına dayalı bir dayanışma içinde düzenleme gayretindeki bu yapı giderek “kent üretiminin örgütü” olarak “lonca” karakteri kazanmış ve Balkan Fethi sonrasında ortaya çıkan “gazi” ve “derviş”lerin tasfiye sürecinde Alevi-Bektaşi unsurlardan arınarak, Sünnileşmiş bir karakter içinde varlığını sürdürmüştür. Bu açıdan bakıldığında “ahi teşkilatı” köylü “imece” geleneğinin kente taşınmış biçiminin cisimleştiği bir tarikat mekanizması olarak da tanımlanabilir. Osman beyin Kayınpederi Edebali ve ilk Padişahların bu tarikata mensubiyeti ittifak yapılanmasının bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir.
* Göçebe Karakterli Koalisyonda “Fetih” Mekanizması
Öte yandan “göçebe ekonomisi”nin üretim biçimlerinden “sürü yetiştiriciliği”; devam eden Türkmen göçünün kalabalıklaştırdığı nüfusu geçindirmekte yetersiz kaldığı için; bir kez daha ikinci üretim biçimi olarak “talan” mekanizmasının öne çıkmasını dayatıyordu..
Göçebe ekonomisinde kriz dönemlerine özgü üretim biçimi olan “talan” yeni bir niteliğe ulaşmış göçebe karakterli devlette; yerleşme sürecinin gerektirdiği arazi ve otlaklar olarak; ele geçirilen topraklara sürekli tasarruf etmeyi de beraberinde getiren bir “fetih” mekanizmasına dönüşmüştür.
Ancak bunun “askeri feodal yapılar” için yukarıda tanımladığımız “fetih” olgusundan farklı bir meşruiyet temeli vardır. Henüz egemen sınıf zümresinin doyumsuz zenginleşme arzusunu tatminden çok; eşitlikçi bir toplum yapısında tüm bireylerin geçinme olanaklarını temine yönelik olarak gerçekleşmektedir.
Bu içerik sayesindedir ki; muhalefet partisi kimliğine bürünmüş batıni tarikatlar; Bizans, Bulgar ve Selçuklu’da fetih ve savaş mekanizmalarının iç hedefi haline gelmişken; Osmanlı fetihlerinin temel müttefiklerinden biri olabilmiştir. Yine bu heteredoks Paulikan; Bogomil, Bektaşi tarikatları bağlamında sağlanan yerel destek sayesinde henüz tekamül etmemiş bir savaş mekanizması ile hemen hemen bütün Balkanların fethi mümkün olabilmiştir.
* Fetih Sürecinde Gazi ve Dervişlerin Rolü: Fetih ve Pomaklık
“Gaziler” etrafına topladıkları küçük çaplı gruplarıyla ittifakın askeri gücünü oluşturuyordu. Bu küçük savaş-talan aygıtlarıyla tek tek küçük kasaba ve kentleri ele geçirip talan ediyor ve ganimetin beşte birini (devlete) padişaha verdikten sonra kalanına tasarruf hakkı kazanıyordu. Ele geçirilen araziye tasarruf ta aynı hukuka tabi idi. Gelibolu’yu Süleyman Paşa, Enez’i Has Yunus Bey, Şahin civarını Lala Şahin Paşa, Gümülcine ve İskeçe civarını Evrenos bey bu şekilde fethetmişlerdi. Bu nedenle bu yöreler ele geçirilen gazilerin mülkü haline geliyordu. Gümülcine civarının Evrenos Bey tarafından bağışlandığı vakfa tapulu olduğu hala kayıtlardan okunabildiği gibi, Şahin köyünün adı da arazisinin Lala Şahin Paşa’ya aidiyetinden kaynaklanmaktadır.
İttifaka katılan tarikatların asli unsurları olan “dervişler”dir. Bunlar ömürlerini adadıkları Batıni inançların öngördüğü “eşitlikçi toplum” ütopyaları gerçekleştirme umuduyla fetihlere daha çok yerel nüfusla kurdukları ilişkiler üzerinden ideolojik ve lojistik destek sağlıyorlardı.
Yukarıda da değindiğimiz şekilde Batıni inanç yapıları ve sosyal misyonları gereği “Paulikan” ve Bogomil” tarikatları ile bağlantı halinde bulunan Alevi-Bektaşi tarikat mensubu bu “dervişler” daha fetih öncesinde bölgeye el atmıştı. Bunlar; Bizans-Bulgar devletlerinde “iskan”, “isyan” süreçlerinin bunalttığı yoksul köylü ve göçebe kitlelerin bilincinde; göçebe kültürünün karakteristiği olarak hala muhafaza edilen; “eşit ve özgür toplum” taleplerinin taşıyıcısı olmuşlardı.
Yerli kitlelerin “göçebe karakter”inden kaynaklanan bu talepler ile Osmanlı devlet yapısında henüz muhafaza edilen “göçebe karakter” çakışıyordu. İşgalci devlet konumundaki Osmanlı’ya sunulan yerel desteğin dinamiği bu çakışmada aranmalıdır. Tarikatların rolü bu çakışmadan doğan çekimin kanallarını oluşturmaktan ibarettir.
Açıklamaya çalıştığımız bu dinamik Balkanlarda ortaya çıkan ve “Pomaklık” olarak nitelen “işgalci düşmanla işbirliği” olgusunu da mantığa uygun bir çerçeve içinde izah etmektedir.
* İttifakın Sonu ya da Askeri Feodal Osmanlı Devletine Yöneliş
Gazilerin büyük topraklara tasarruf etmesi Osmanlı Hanedanı ile; Selçuklu merkezinden beyliğe akın etmiş ve bürokrasiyi oluşturup merkezi yapıya eklemlenmek suretiyle iktidardan pay almak arzusunda olan Ulema sınıfının çıkarlarına ters düşüyordu. Zamanın bilgi tekelini ve özellikle de şeriatı yorumlama gücünü elinde tutan bu kesim ile hanedan arasındaki ittifak merkezi devlete doğru adım atılmasının önünü açtı.
İlk önlem olarak; Bizans’tan örnek alınan ve Selçuklularca da uygulanan Tımar (Pronoie) sistemi uygulamaya kondu. Bunda amaçlanan olgu fethedilen toprakların Gazilerin değil devletin (miri) arazisi olmasını sağlamaktı. Bu yapıda miri arazi küçükten büyüğe doğru tımar, has, zeamet olarak parçalara ayrılıyor; gaziler ya da devlet görevlerinde bulunanlara görevde kaldıkları süre ile sınırlı olmak kaydıyla ikta olarak veriliyordu.
Bu yeni bölüşüm sistemi “Kuruluş” dönemine hakim olan ittifakın bozulmasını da zorunlu kılıyordu. Zira özünde göçebe kültürü etkisiyle biçimlenmiş eşitlikçi köylü ideolojisinin mimarı olan tarikatlar yeni sistemi meşru görmeyecekti. Meşruiyet kaynağı artık “Fetva”larıyla Sünni ulema oluyordu. Gazilere ise malik oldukları arazide kiracı haline dönüştükleri “Tımar” sistemine uyum dışında seçenek bırakılmıyordu. Ayrıca Çandarlı örneğinde de değindiğimiz şekilde aşiretler cümlesinde koalisyona katılan hanedan dışı ailelerin de tasfiyesi gündeme gelmişti.
Burada “Yeniçeri” olgusunun içerdiği bir alegori’den de söz etmek gerek. Fetih sürecinde Ahi Bektaşi tekkelerinde uygulanan “eşitlikçi” toplu yaşama biçimlerinin bir tekamülü olarak gündeme gelen ve tarikatlar marifetiyle biçimlendirilen bu ocak; giderek savaş mekanizması içinde gazilerin rolünü etkisiz hale getirmişti. Bu nedenle kuruluşundan kapanışına kadar Bektaşi kültürünün izlerini taşıyan yapı; ironik bir biçimde merkezileşmeye yönelen devletin askeri mekanizması olarak; aynı tarikatları tasfiyenin temel dayanağını oluşturmuştur. Bektaşi tarikat kültürüne sonuna kadar bağlı kalışın bir göstergesi olarak; göçebe kültürünün içerdiği “isyan” eğiliminin açığa çıktığı birçok kazan kaldırma olayı sonrasında; en son kapatılmaya karşı direnme tutumuna yönelmeleri üzerine girişilen kıyımlarda Bektaşi tekkelerine sığınmaları dikkat çekicidir.
Cumhuriyet Türkiyesinin atılım aracı olarak ortaya çıkardığı “Köy Enstitüleri” modelinde yeniden ele alınacak olan bu “eşitlikçi imece” içeriğinin aynı “ahi” (Bektaşi) kültüründen kaynaklandığı bizzat projenin mimarı Tonguç tarafından sık sık vurgulanmıştır. Kendisinin “Tonguç Baba” olarak adlandırılması tarikat kültürüne yönelik bir çağrışımı da içeriyor olmalıdır.
Yeniçeri Ocağının bu içeriği Pomakların bir bölümüne verilen “katrancı” adıyla da alakalı olabilir. Bunların, islamlaşma sürecinde tanıştıkları; “eşitlikçi imece” olgusuna öykünmek üzere; ilişki kurdukları tarikat biriminin de adı olması muhtemel olan bu sözcüğü ad olarak benimsemeleri mümkündür. Tarikat örgütlenmesini model alan yeniçeri ocağında bir tabura (52. Orta); aynı şekilde Katrancı Ortası denmesi düşündürücüdür. Geç yerleşen Pomaklarda bir köylü geleneği olarak, izleri hala gözlenebilen “imece” olgusu da bu yaklaşımı destekler niteliktedir.
Tekrar esas konumuza dönelim. Gazi Derviş Aşiret Koalisyonunu bozan Hanedan; artık iç içe geçmeye başladığı ulema ve tımar sahibi asker bürokratlarıyla; Bizans’ın yalnız toprağını değil, Devlet Biçimini de sahiplenmiş oluyordu. Bu aynı zamanda Heterodoks karakterli ideolojik yönelimden “Sünni” ideolojiye geçişin de başlangıcı demektir.
Bu gelişmelere gazilerin ilk tepkisi; mülklerini muhafaza adına ‘vakıf mülkiyetine devletin el atamayacağına ilişkin’ şeriat hükümlerine sığınarak; topraklarını mütevelli heyetleri aile fertlerinden oluşacak şekilde kurdukları vakıflara devretmek oldu. Gümülcine çevresinin Evrenos Gazi tarafından kurulan vakfa ait olduğunu gösterir tapu kayıtları hala mevcuttur.
Öte yandan ittifak sürecinde elde edebildikleri maddi kazanç Balkan coğrafyasına yayılan tekkeler ve bunlara vakfedilen arazilerden ibaret olan dervişlerin tasfiyesi; önceden sorun teşkil etmeyen “batıni” inançları anımsanarak; Sünni mollalarca verilen “dinen malı helaldir; katli vaciptir” fetvalarıyla, mallarına el konulması ve direnmeleri halinde katledilmeleri suretiyle gerçekleşmiştir.
Gazi ve Dervişlerin tasfiyeye tepkisi; yeniden eşitlikçi bir iktidarı hedefleyecek şekilde giriştikleri “Şey Bedrettin Ayaklanmaları”dır. Fetret devrinde ortaya çıkan iktidar boşluğunda; bu iki kesimin ittifakla giriştiği Manisa ve Karaburun ayaklanmaları kanla bastırılmıştır. Bu olay bir bakımdan Osmanlıda “Sünnileştirme” sürecinin de dönüm noktasıdır.
c – Sonuç
Bu bölümde tartıştığımız misyonerlik faaliyetleri ile kuruluş dönemindeki Osmanlı Devlet yapısı ve bu yapının yürüttüğü fetih sürecinin özellikleri; Hıristiyan bir toplumda yürütülecek İslamlaştırma kampanyası ile uyumludur.
Bölgede yarı göçebe ve henüz göçebelik kavramının içerdiği özgürlük bilincini yitirmeyecek kadar yeni iskan görmüş köylü topluluğunun; göçebe karakterli bu yeni devlette özgürleşme arzularının gerçekleşme olasılığını görmüş olması akla yakın bir yaklaşımdır. Batıni tarikatların inançlarında da mevcut olan bu özgürlükçü içeriğin; fetih sürecinde katalizör dervişler vasıtasıyla aktif yerel desteğe dönüşmüş olması, “Pomaklık” olgusuna en mantıklı açıklamayı da getirmektedir.
Gerçekten de; Pomak adının“Osmanlı yayılmasına yardımcı olma” suçlamasına dayalı olduğu yolundaki genel kabul gören açıklamanın içerdiği unsurların tamamı ancak böylesi bir yönelimde yer alabilir. Bir topluluğun işgal sürecinde; hiç tanımadığı yabancı işgalcilere yardımcı olması olağan bir durum değildir. Böyle bir olgudan söz ediliyorsa bunun özel nedenleri de olmak zorundadır. Toplulukça benimsenen Batıni dervişler vasıtasıyla gelenlerle kurulan ve ortak özgür bir gelecek beklentisi olarak tanımlanabilecek bir özdeşlik inancı, bunun nedeni olmaya yeterli bir veridir. Böylesi bir durumda diğer yerlilerce bir aşağılama biçiminde algılanan “Pomaklık” olgusunun; hedef kitle tarafından bir onur vesilesi olarak görülebilmesi anlamlı hale gelmektedir.
Öte yandan bir İslamlaştırma kampanyasının sadece Müslüman olmayan kitleleri hedef alabileceği düşünüldüğünde; Pomakların Osmanlı öncesinde pagan ya da başka bir dine mensup bulunmalarının koşulları bulunmadığı için Hıristiyan olduklarının kabulü de gerekir. Böyle bir kabul, ortaklaşmış aziz/derviş kültlerini izaha da elverişlidir.
VI – POMAKLAR BOGOMİL MİYDİ?
İslam öncesi Pomakların Hıristiyan olduğu varsayımında, o zamanlar bölgede etkin olan iki varyanttan hangisine mensup oldukları da önem kazanır. Bunu anlayabilmek için bir kez daha oluşumun mayalandığı tarihsel süreçte gelişen sosyal olgular üzerinden değerlendirmeler yapmaya ihtiyaç olacaktır.
1-) Bulgar Toplumunun Oluşum Süreci
Bilindiği gibi 6. yüzyıldan itibaren bölgeye gelen Slavlar ve onları takip eden Asya kökenli Ön Bulgarlar Ortodoks misyonerleri aracılığıyla Hıristiyan dinini benimsemiştiler. Ortak coğrafya içinde yaşamaya başlayan bu gruplar ortak Ortodoks inancın birleştirici rolünün de katkısıyla kaynaşarak bugünkü Bulgar toplumunu oluşumu sağlanmıştı. Kuşkusuz bu oluşumun sürdüğü aşamalarda bölgeye gelen başka göçebe topluluklar da aynı şekilde bu oluşuma dahil olmaya başladılar. Ayrıca bölgenin yerlisi olan Traklar ve onların devamı niteliğindeki Ulahların (Vlah, Valak) önemli bir bölümü de bu kaynaşmaya dahil olmuştu.
Böyle bir kaynaşmayı sağlayan temel dinamikler egemen Bizans devletinin ihtiyaçları doğrultusunda gelişen yerleşme (iskan) sürecinin türdeşleştirdiği yaşam biçimi ve yine Bizans tarafından yerleşik yaşamı denetlemeye yönelik olarak dayatılan Ortodoks inancıydı. Bu iki koşul gerçekleştiği ölçüde oluşuma dahil olanlar ortak bir kimliğe doğru yol aldılar. Ortak kimliğin dini inanışında tereddüt yaşanmadı. Ancak farklı bileşenlerin değişik dilleri arasında sayıca fazlalıkları nedeniyle Slavların dili baskın çıktı. Fin ve Moğol-Türk karışımı bir kökenden gelen ön Bulgarlar; Uzlar, Peçenek ve Kuman kökenli olabilecek ilave göçebe kabileler ile Roma kültürünün baskın öğe haline geldiği Makedon ve yerli Ulahlar giderek bu Slav dilini benimsediler.
Yerleşik yaşama; denetimden nispeten uzak kalabilen bölgenin dağlık yöreleri Karpatlar ve bugünkü Arnavutluk civarındaki dağlık bölgelerde direnebilen kesimlerin bu oluşum içinde erimeden kalabildiklerini biliyoruz. Bu topluluklar günümüz balkan coğrafyasında muhafaza ettikleri Romaoid kültürleriyle, slavik olmayan Arnavutluk ve Romanya toplumlarına temel olmuşlardır. Ayrıca Rodoplar ve Makedonyanın dağlık kesimlerinde kimliklerini hala muhafaza eden küçük ulah toplulukları bulunduğunu da biliyoruz.
Bu anlattıklarımız ışığında bölgedeki sosyal oluşumların temelde göçebelik ve yerleşik yaşam biçimleri arasındaki çatışmaya göre şekillendiğini rahatlıkla ifade edebiliriz. İnanç tercihlerinin de bu çatışmadan bağımsız olması beklenmemelidir.
Buna göre yerleşik yaşamı benimseyenlerin onun kurallarını ve kurumlarını da benimseyip savunacakları beklenmelidir. Nitekim kimliğini yerleşme sürecinde ortaya koyan Bulgar Toplumu Bizans Kilisesinde kurumlaşmış Ortodoks inancı benimsedikten sonra giderek kendi Ortodoks kilisesini oluşturmuştur. Bizans-Bulgar devletleriyle iç içe geçmiş Ortodoks kilisesi kuşkusuz bu devletlerde hakim olan ve kendisinin de pay aldığı toprak rantına dayalı sosyo-ekonomik düzenin meşruiyetini sağlama misyonunu üstlenmişti.
2-) Bulgar Oluşumuna Direnme Eğilimleri
Öte yandan Bulgar oluşumuna nispeten geç katılan ya da yerleşmeye direnerek dağlık alanlarda sürü yetiştiriciliğiyle iştigal eden topluluklar açısından yerleşik düzene geçmek bir tür özgürlük yitimi olarak algılanıyordu. Yetiştirecekleri ürünün doymalarına yetmeyecek bir miktarı kendilerine bırakılıp artanına vergi adı altında başkalarının el koyması alışkanlıklarına uymuyordu. Çünkü onlar denetimden uzak dağlarda başlarına buyruk yaşamaya alışkındılar. Kabile düzeyinde geliştirdikleri ilişki biçimleri de özgürlüklerini sınırlayıcı öğeler içermiyordu. Şefleri amir değil ortaklaşa alınan kararları uygulayan görevli statüsündeydi. Alışkanlıklarından taviz vermeyen bu kesimler Ortodoks Hıristiyanlığı benimsemiş olsalar da Papazların yerleşmeyi kutsayan vaazlarına aldırış etmiyordu. Onlar Hıristiyanlığı kendi yaşamlarına uygun bir yorumla algılamış ve özgür yaşamlarını kutsayan pagan inanışları Hıristiyan inancına tercüme etmişlerdi.
Bütün göçebe topluluklarda gözlenen bu eğilimin en somut örneğini Anadolu dağlarında İslam inanışı altında yaşamını sürdüren Yörük Türkmen Topluluklarında gözlemek mümkündür. Yerleşik köylüler ile bu Yörüklerin inanç ritüelleri karşılaştırıldığında; ikincilerin birçok noktada pagan inanışlarını İslam adı altında sürdürdükleri anlaşılır. Bir örnek vermek gerekirse günaha girmemek için örtünen ve erkeğe görünmekten kaçınan köylü davranışı karşısında Türkmen kızlarının doğal kıyafetleriyle tek başına dağda sürü otlatmaları islami inançlarına aykırılık teşkil etmemektedir.
Bu değerlendirmeleri yaptıktan sonra; 6. asırda başladığını varsayacağımız Bulgarlaşma sürecine sonradan dahil olacak toplulukların, yerleşik yaşama uyum sağladıkları ölçüde Ortodoks inancının pekişeceğini ve bunun tersinden bir anlatımı olarak, Ortodokslaştıkça Bulgarlaşacağını savlamak yanlış olmayacaktır.
Yine yerleşmeyle aynı anlamda olmak üzere Ortodokslaşmaya ve Bulgarlaşmaya direnen eğilimlerin başlangıçta çizdiğimiz sosyo-ekonomik çerçeve içinde zorla iskan ve isyan mekanizmalarının nesnesi ve öznesi olmaları kaçınılmaz olacaktır.
Her seferinde büyük acıların yaşandığı kanla bastırılmış isyanlar sonrasında hala bir topluluk olarak kalmayı becerebilen kesimler olacaksa; bilinçlerinde yer eden bu “toplumsal travmalar” nedeniyle Bulgarlaşma sürecine dahil olmaya direnç göstermeleri ve eğer bu sürece dahil olmuşlarsa kopuş eğilimine yönelmeleri de beklenen bir durum olmalıdır. Bu aynı zamanda Ortodoksluğa direnme ya da kopma eğilimi olarak ta anlaşılmak zorundadır.
3- Direnme Eğiliminin İnanç Farklılaşmasına Yönelmesi
Bir isyanlar tarihi olarak gerçekleştiği bilinen Bulgar tarihinde ortaya çıkması kaçınılmaz olan bu eğilimlerin dini ve etnik alanlarda farklı yönelimleri tetiklemesi de kaçınılmaz bir sonuçtur. Böyle bir coğrafyada; göçebe kültürünün özgürlük talebini de içeren heteredoks motiflerle 10. yüzyılda alternatif bir inanış önermesi olarak beliren “Bogomil” inanışının; bu kopuş eğilimindeki kitlelerle örtüşmesi kaçınılmazdır.
Öte yandan bu koşulların aynı zamanda Bogomil’liği ortaya çıkaran, şekillendiren koşullar olarak ta algılanması gerekir. Paulikanlar’ın bölgeye sürgün edilmiş olması tek başına Bogomil’liğin ortaya çıkıp yaygınlaşmasını açıklayıcı bir olgu değildir. Öyle olsaydı her önüne gelen misyoner ayrı bir din geliştirebilirdi. Bogomillik 10. yüzyıl Bulgaristan’ına damgasını vuran “özgür göçebelik” ve “yerleşik yaşam çatışması”nda; yerleşik düzen ideolojisini üreten Ortodoksluk karşısında, göçebe kültürünün ihtiyaç duyduğu ideolojik mekanizma misyonunu karşıladığı ölçüde var olabilmiştir.
Açıklamaya çalıştığımız çatışma dinamiği ekseninde yerleşik düzen yanında yer alan kesimlerin yeni bir inanç sistemine ihtiyaç duymaları beklenmeyeceği için Ortodoks inancına bağlı kaldıkları kabul edilmelidir. Yine Ortodokslaştıkları ölçüde Bulgarlaştıkları da aynı mantığın sonucudur. Bulgarlaşmak aynı zamanda yerleşik düzene uyum anlamına da geleceği için göçebe kültürünün muhafazasından kaynaklanan farklılaşma talebinin olmadığı, varsa bile yitirildiği anlamına gelir. Bu da ayrı bir sosyal kütle oluşturmayı olanaksız kılar.
Osmanlı yayılışına daha başından destek vermeyi içeren “Pomaklık” olgusu, önce de ifade etmeye çalıştığımız gibi; Bulgar toplumu içinde varolan bir “ayrı duruş”u gerektirmektedir. Böylesi bir ayrı duruşun oluşması ve varlığını sürdürebilmesi sosyo-ekonomik dinamikler yanında kültürel dayanaklarını da oluşturabilmesine bağlıdır. Ortaklaşmış Slavik dil bu dayanağı oluşturamayacağına göre; geriye; sonradan “Pomak” olarak adlandırılacak toplulukların, yerleşik yaşama direnme eğilimlerinin somutlaştığı ‘Bulgar oluşumundan kopma taleplerini’ ifade edecek “ayrı duruş”larını var edip Osmanlının gelişine kadar koruyabilmelerine olanak sağlayabilecek tek araç olarak “Bogomil” inanışı kalmaktadır.
VII - BULGARLAŞMA SÜRECİNDEN KOPUŞ
1-) Bulgar Krallıkları
Slavik yapıdan Pomak kopuşuna yönelecek “ayrı duruşu” oluşturan koşulları anlayabilmek ve önceki bölümde ileri sürülen fikirlerin bir sağlamasını yapmak için Bulgar tarihine de kısaca göz atmak gerekir.
VI. yy başlarında bölgeye gelmeye başlayan Slav ve Ön-Bulgarlar 681 yılında ilk Bulgar Krallığını kurdular. 1018 yılında sona eren bu krallık; Bulgar toplumunda göçebe karakterden yerleşik yaşama geçiş dönemini oluşturmaktaydı. İlk kralların Aspurah, Tervel, Krum, Omurtag, Malamir gibi (Ön) Bulgar adlara sahip olmasından; bu dönemde Slavik kültürün büsbütün egemen olmadığı anlaşılmaktadır. Hıristiyanlığın benimsenip ulusal kilisenin ortaya çıkmasından sonraki dönemde kralların; Boris, Simeon, Petır, Samuil gibi adlar taşımasından toplumun giderek Slavlaştığı anlaşılmaktadır. Yerleşmeye de işaret eden bu dönem Bogomillerin ortaya çıktığı dönemdir. X. Yüzyıl Bogomiller öncülüğünde yerleşmeye direnen göçebe isyanlarıyla geçti. İsyanların zayıflattığı krallık 972 de İoannes Tzimiskes komutasındaki Bizanslılarca işgal edildi. Bogomiller bu kez Bizansa karşı direnişin motoru oldular. Bu isyanların başına geçen Samuil 986 da tekrar bağımsızlığı elde edebildi. 1014 yılında Strumica çarpışmalarında galip gelen II. Basilleus kendisine Bulgaroktonos denmesine de yol açan kanlı bir kıyımdan sonra; 1018 de tamamlanan işgal ile 1.Bulgar Krallığına son verdi.
1180 den sonra Petır ve İvan Asen kardeşler öncülüğünde Bizans’a isyan eden Bulgarlar yeniden bağımsızlığa kavuştu. 1197 de İvan II Kaloyan Papa’ya kendini Bulgarların ve Valak’ların Kralı olarak ilan ettirdi. Göçebe Trak kalıntıları olan Valak’ların iktidarda söz sahibi olabilmesi bağımsızlığa yol açan isyanların da göçebe karakterli yanına işaret etmektedir.
II. Bulgar Krallığında göçebelik-yerleşik düzen çatışmasının en tipik örneği Gasıp Boril olayıdır. Göçebe Bogomiller ile ittifak halinde iktidar olan Kaloyan’lardan iktidarı soyluların desteğiyle gaspeden Boril’den; tahtın yasal varisi durumundaki İvan III Asen II iktidarı yine Bogomillerin desteğiyle ayaklanarak 1218 yılında geri aldı. Soylular (boyarlar) krala yeniden boyun eğdi. Göçebelere dayalı bir iktidar olarak başlayan bu dönemde; devlet gücünü Paralı Kıpçak askerlerinden oluşan 100.000 kişilik ordudan alıyordu. Uzunca bir refah dönemi içinde Bulgar Kilisesi yeniden özerkliğine kavuştu. Devlet yapısı giderek Bizans devleti ile türdeş hale geldi. Bu şekilde soylu Boyarlar yeniden etkinlik kazanıyordu. Göçebe toplulukların desteğini yitiren iktidar yeni bir zayıflama dönemine girdi. Bunun sonucunda Moğol istilasına boyun eğmek zorunda kaldı. Boyarlar işgalcilere vergi ödemeyi kabul ettiler.
Bağımsızlık mücadelesi yine göçebe dinamiğinden doğdu. 1277 de Bogomil destekli halk ayaklanmasıyla Çoban İvaylo kısa bir süreliğine iktidar oldu. Yerleşik düzenin iyice oturmuş olduğu Bulgar toplumunda boyarlar kısa sürede bu ayaklanmayı bastırdı. Moğollarla ittifak devam etti. Kral İvan IV Asen III Bizansa sığındı. Bulgaristanda boyarların öncülüğünde bir beylikler dönemine geçildi. Türkler Balkanlara ayak bastığında Bulgar topraklarında Selçuklu sonrası Anadolu’da ortaya çıkan Beylikler dönemine benzeyen bir yapıyla karşılaşmıştı.
Göçebe devletten Yerleşik devlete giden süreçte ortaya çıkan 1.Bulgar krallığında daha çok Bizans karşısında Bulgar uluslaşma sürecinin araçları olarak ortaya çıkan isyanlar; 2. Bulgar krallığının oturmasıyla yerleşik bir kültür haline gelen Bulgar toplumunda, devlet aygıtının da gelişip Bizans egemenlik aygıtının bütün misyonlarını üstüne almasından sonra; Anadolu’da Selçuklu yerleşik düzenine karşı gelişen “Babai” isyanlarına benzer biçimde, doğrudan “ Bulgar Askeri Feodal Devlet” yapısına yönelen bir nitelik kazanmıştır. Bu nitelik tıpkı Selçuklularda olduğu gibi, Bulgar devletinin de sonunu hazırlamıştır. Merkezi yapının dağılmasından sonra ortaya çıkan Prenslikler (beylikler) yerleşik toplumlara özgü feodal yapılar olarak algılanmalıdır.
Bu değerlendirme Bulgar uluslaşmasına yönelik isyanların aynı zamanda göçebe karakterli özgürlük taleplerini de içerdiği anlamını da taşır. Yani Bulgar oluşumunun motor gücünü de; aynı özgürlük talebi oluşturmuştu. Kendilerini iktidar olacakları topluma taşıyan bu motor; iktidar bütün kurumlarıyla ortaya çıktıktan sonra; Bulgar egemenleri açısından yok edilmesi gereken tehlikeli bir mekanizma olarak görülecektir. Bu nedenle işgale karşı İvaylo önderliğinde gelişen isyan heteredoks Bogomil bağlamıyla göçebe karakterli eşitlikçi bir düzen önerdiği için işgalcilere vergi ödemeye devam pahasına boyarlarca ezilmişti. Çünkü onlar temel çatışma dinamiğinde“yerleşik düzen” tarafında yer alıyorlardı. İşgal ettikleri yerlerin egemen sınıflarıyla uzlaşıp vergilerini ödemeleri kaydıyla kurdukları yerleşik yapıya dokunmayan Moğol Devleti “toprak rantı”ndan taviz vermeyi gerektirecek bir bağımsızlıktan çok daha cazip bir yapı sunuyordu boyarlara…
2-) Bulgar Tarihinde “İlk Pomaklık”
Bulgar tarihine ilişkin bu saptamalar, 1277 tarihine Pomak oluşumuna yöneliş açısından ayrı bir önem kazandırmaktadır. Bu tarih; Bulgar toplumunda; tarihçiler tarafından bu yönüyle ele alınmayan ayrı bir “Pomaklık” olgusuna işaret etmektedir. Moğol istilasına karşı ulusal karakterli bir bağımsızlık savaşı niteliğinde olan ve Çoban İvaylo önderliğinde başarıya ulaşan ayaklanma; Bulgar soyluları olan boyarlar tarafından işgalciler lehine bastırılmıştır.
Bütün toplumlarda rastlanabilen bu eğilim Bulgar toplumunda daha önce de yaşanmış olabilir. Ancak Bulgarlaşma sürecinde; Pomakların oluşum süreciyle ilişkilendirilebilecek nitelikteki ‘düşmana yardım’ olgusunun ortaya konduğu ilk “Pomaklık” olayıdır. Çatışma boyutlarının, kopuşu doğuracak düzeye sıçradığına işaret eden niteliği bakımından bu olay; göçebe karakterli kitlelerde “özgür ve eşit toplum” özlemini, Bulgar uluslaşma süreci dışında aramaya yönelik “ayrı duruş”un; bir başka ifadeyle “Pomak Tarihinin” başlangıç noktası olarak görülmelidir.
3-) Bulgarlaşma Sürecinden Kopuş
Merkezi yapısı parçalanmış Bulgar toplumunda Osmanlının gelişine kadar süren “Prenslikler Dönemi”, daha çok ekilebilir topraklar üzerinde odaklanmış ve birbirinden bağımsız hareket eden küçük yerel iktidarları içeren bir siyasal yapıya sahipti. Bu nedenle göçebe topluluklar, denetimden iyice uzaklaşan dağlık yörelerde göreceli de olsa, kendi arzuladıkları biçimde yaşama olanağına kavuşmuştu. İkili iktidar karakterine bürünen bu siyasal yapı; Rodoplar ve Pirin Makedonyasının dağlık alanlarında göreli bir muhtariyet kazanan göçebelerin “eşit ve özgür” nitelikli göçebe devleti oluşturabilme umutlarını canlı tutabilmelerini de sağlamıştır. Ulus kavramının temel karakteristiği olarak “ortak bir gelecek projesi” biçiminde tanımlanabilecek bu inanç aynı zamanda ayrı bir etnik kimliğe yönelişin de ifadesidir.
Bu değerlendirmeler ışığında X. asır ile XIII. asır arasında; bölgede varolan ve yeni gelen göçebe toplulukların, nesnesi ve öznesi olarak ilişkilendiği iskan ve isyan süreçlerinde, Bogomil inançlarının harcı ile yoğrulan ve 1277 tarihli İvaylo ayaklanmasında Boyarların ortaya koyduğu “1. Pomaklık” olgusunun antitezi olarak bir kopuşa yönelen “ayrı duruş” biçiminde belirginleşmiş uzun bir süreci “Pomak” etnisitesinin mayalanma dönemi olarak adlandırmak mümkündür.
4-) Kopuş Sürecinde Bogomiller
İvaylo ayaklanması Bulgar topraklarında Bogomillerin etkin olduğu son büyük isyandır. Bu isyanın bastırılması sonucunda yaşanan kıyımdan kurtulanlar; Romanya sınırındaki Dobruca ile Rodop ve Makedonya’nın dağlık bölgelerinde yaşayan göçebe toplulukları arasına çekildiler. Yukarıda bir tür ikili iktidar ortamı olarak tarif edebildiğimiz koşullar içinde öğretilerini yaymaya devam ettiler.
Bu arada 1240 tarihindeki Babai isyanlarının bastırılması sonrasında takibe uğrayan bazı tarikat mensupları Paulikan kalıntıları üzerinden bağlantı kurdukları Bogomil ilişkilerinin bulunduğu topraklara sığınmıştı. Yukarıda tarikatlar bağlamında açıklamaya çalıştığımız “göçebe nüfusun muhalefet partileri” niteliği; böyle bir dayanışmayı mümkün kıldığı gibi, alevi dervişlerin bölgedeki göçebeler üzerinde misyonerlik faaliyeti yürütme ortamını da yaratmıştı.
Heteredoks misyonerlik faaliyetlerinin başlangıçta Bogomillerle iç içe yürütülmüş olması bölge insanları arasında bu “dervişlerin” bazen “Hıristiyan Azizleri” olarak algılanma nedenini de açıklamaktadır.
1240 sonrasında Bölgeye sığınan dervişler Anadolu ile ilişkilerini devam ettiriyordu. 1277 den sonra ortaya çıkan ikili iktidar olanağı, kıyımdan kaçan Alevi Türkmen kabilelerin bu dervişler aracılığı ile Balkanlara sığınmasına da olanak sağladı. Anadolu’dan Balkanlara yönelen bu tarikat eksenli göçün; Bogomillerin son sığınakları olan Dobruca, Rodop ve Makedonyanın dağlık kesimlerine yönelmesi bugün hala bu bölgelerde bulunan yoğun Bektaşi ilişkilerinde kendini gösterebilmektedir.
Giderek etkin hale gelen alevi Bektaşi faaliyetleri içinde bölgede bulunan Bogomiller Müslüman olmaya başladılar.
5-) 2. Pomaklık Olgusu
Yukarıda Kuruluş dönemi olarak tanımlanan bir dönem içinde Osmanlı Beyliğinin “Göçebe Devleti” niteliğine değinmiş ve “Gazi, Derviş, Aşiret” üçgeninden oluşan bir ittifak yapısı içerdiğini göstermiştik.
Yine Bulgar uluslaşma sürecine dahil iskan-isyan süreçlerinin bir türevi olarak ortaya çıkan “ayrı duruş”un; 1277 isyanında soyluların işgalcilerden yana tavır alması biçiminde gelişen “1. Pomaklık” olgusu sonrasında onun bir antitezi biçiminde belirginleşen “kopuş” eğilimini tanımlamıştık.
Bu saptamalar sonucunda; “kopuş” eğilimindeki bu göçebelere, iç içe geçmiş Bogomil ve Bektaşi tarikatlarına mensup dervişler tarafından; ittifak halinde oldukları Osmanlı Devletinin bilinçlerinde yaşattıkları “özgür göçebe toplumunu” gerçekleştirecek mekanizma olarak önerilmesi beklenen bir durum olacaktır.
Burada hepimizin değişik biçimlerde dinlediği “Pomak” adlandırmasına dair öykünün; annemden dinlediğim versiyonunu aktarmak istiyorum.
“ Kavala’da limana yanaşan bir gemiden inenler yerlilerle bir kavgaya tutuşur. O sırada orada bulunan Pomaklar bir süre kavgayı izledikten sonra; reisleri "Pomaga! Pomaga! (Yardım edin! Yardım edin!) Diye beraberindekilere seslenerek; gelenlere yardım edelim, bunlar buradakilerden daha zalim olamaz!..demiş ve kavgada yabancıların yanında yer almışlar. Bu nedenle yerliler tarafından kendilerine (yardımcı-yardakçı- anlamında) "Pomak" denmeye başlamış.”
Bir söylence de olsa saptamalarımızla birebir uyum göstermesi dikkat çekicidir. Öykü; 1-) belli bir kararsızlıktan sonra; 2-) önderlerin çağrısıyla 3-) zalim yerlilere karşı 4-) yabancılardan yana tavır,.. olarak belirlenen dört temel önerme üzerine kuruludur. Zalim yerliler tanımlaması iskan-isyan süreçlerinde süzülmüş ve kopuşa yol açan travmaların ürünü olmalıdır. Kararsızlık rastgele bir yabancının desteklenmeyeceğine ve önderler de yabancıya referans olan dervişlere işaret etmektedir.
En olası biçimiyle dinamiğini tarif etmeye çalıştığımız ve adlandırmaya ilişkin genel kabul gören yaklaşımın da desteklediği bu “Osmanlı” ya yardım olgusu Bulgar tarihinin 2. önemli “Pomaklık” olayıdır. Slavik süreçten kopuş ve İslam inancına yönelişin kesinleşmesini temsil eder. Olgunun bu önemi topluluğun adlandırılmasına konu olmasından da anlaşılmaktadır.
Burada ağırlıkla sosyo-ekonomik kriterler üzerinden tanımlamaya çalıştığımız “Pomaklık” olgusunu daha iyi kavrayabilmek için; Askeri Feodal Devlet yapısı belirginleştikten sonra göçebe karakterli kitleler ile çatışma sürecine giren Osmanlı’daki durumu hatırlamakta yarar var. Heteredoks Alevi inanışında olan Anadolu Türkmenleri için Osmanlı Artık sempatik gelmiyordu. Göçebe karakteri nedeniyle İran’daki Akkoyunlu Devleti daha çekici hale gelmişti. Pomakların Bulgar toplumundan kopup, Osmanlıya yönelişine benzer biçimde; Anadolu’nun zalim yerlisi ile “daha kötü olması mümkün görülmeyen İran’lı yabancıya işaret eden şu iki dörtlük; Öykümüzün temel motifleriyle örtüşmektedir.
“Şalvarı şaltak Osmanlı
Eyeri kaltak Osmanlı
Ekende yok biçende yok
Yiyende ortak Osmanlı”
“Hızır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Siyaset günleri gelip çatmadan
Açılın kapılar Şah’a gidelim.”
Bir kez daha belirtmek gerekir ki “Pomak” sözünün Slavcadaki anlamının içerdiği “ihanet, döneklik” benzeri aşağılayıcı anlamlara rağmen, olgunun kendisi; 1. Pomaklık olayında düşmana satılmayı yaşayanlar tarafından; X. Ve XIII. Yüzyıllar arasında 250-300 yıl boyunca döktükleri kanları pahasına bilinçlerinde yaşattıkları “eşit ve özgür göçebe devleti” özlemine ulaşma inancı içinde gerçekleştirilen “onurlu” bir tavırdır. Özledikleri göçebe devleti olarak algılanan Osmanlıya yardım etmelerinden utanılmadığı içindir ki “Pomak” adı toplulukça da benimsenmiştir. Gerçekte de “fetih” esnasında Osmanlı bir Göçebe Devletidir.
VIII – POMAKLARIN HETEREDOKS MÜSLÜMANLIK
DÖNEMİ
Buraya kadar ortaya konulan tablo Pomakların Alevi-Bektaşi inanca mensup olmalarını gerekli kılmaktadır. Bugün bunun tam tersi bir durumla karşı karşıyayız. Pomakların tamamına yakını Sünni inanca mensuptur. Bu durumda tezlerimizin olabilirliğini göstermek için Pomakların bir Alevi Bektaşi geçmişleri olduğunu da göstermeye ihtiyaç vardır.
* Kişisel bir Not:
Buna girişmeden önce kendime dair bir hususa değinmek istiyorum. Alevi geçmişe dair kültürel izler, aslında Pomaklara ilişkin araştırma yapma düşüncemin çıkış noktasıdır. Bir Pomak olarak öteden beri merak ettiğim sosyal ve kültürel kökler üzerine, hali hazırda Sünni olan kendi çevremde yaptığım gözlemler bende alevi bir geçmiş olması gerektiği fikrini oluşturmuştu. Ali, Hasan, Hüseyin gibi adların alevi bir toplulukta bulunacak denli yoğun kullanımı, muharrem orucu, nevruz bayramı ve hatta imece olgusunun kültürel vurgusu böyle düşünmemi sağlamıştı. Bu nedenle toparladığım ilk gözlemlerimi konunun tartışılmasını sağlamak amacıyla 13/02/2004 tarihinde “Pomak Kültüründe Ahi Damgası” başlıklı bir yazı olarak “Pomak” mail grubuna göndermiştim. Buradan hareketle 1 yıldır amatörce sürdürdüğüm araştırmalar sonucunda “Pomaklar” konusunda oluşan fikirlerimi sıraladığım çalışmamın ortaya çıkmasına neden olan söz konusu yazıda ortaya attığım düşüncelerimde bugün bazı farklılıklar oluştuysa da mantıksal temelde bir değişiklik olmadı. Bu nedenle önceden yazdıklarım ile şu anda yazılanlar arasında gözlenebilecek farklılıkların “çelişki” olarak değil; dinamik bir bakışla bilgi ve düşüncelerin zaman içinde gelişiminin yansımaları olarak görülmesini umuyorum.
Alevi Bektaşi Geçmişe İşaret Eden Veriler
Pomakların alevi-Bektaşi bir geçmişe sahip olduklarına işaret eden olgular şöyle sıralanabilir.
* İlk olarak muharrem orucu geleneğini ele alalım. Günümüzde artık kaybolmaya yüz tutan bu geleneğin 30 yıl öncesine kadar yaşlılar tarafından 10 gün oruç tutulması suretiyle takip edildiğine bizzat tanığım. Kendi tanıklığımın ötesinde çevremdeki Pomaklar arasında yaptığım sözlü sorgulamalarla da doğrulamış bulunuyorum. (Vize/Küçükyayla Köyü’nden Salih Karaca, Necip Topuzlu, Vize/Kömürköy’den, Arife Özgirçek) Aleviler Ramazan orucu tutmazlar. Muharrem ayında üç günlük Masum-u Pak ve 10 (12) günlük Muharrem orucu tutarak ayın 13.de aşure dağıtırlar. Sünni inanışında ise Aşure gününe denk gelmemek ve 1 gün ile sınırlı olmamak kaydıyla oruç tutulması sevap sayılır. Gelenekte bu ayda tutulan orucun 3 günü aşmadığı gözlenmektedir.
* İkinci olarak; Alevi geleneğinde; Peygamber Soyuna (Ehli Beyt) verilen değerin de bir ifadesi olmak üzere Ali, Hasan, Hüseyin, Cafer ve İsmail gibi adların kullanımı çok yoğundur. Sünnilerde bu adlara Alevilere oranla çok düşük düzeyde rastlanmaktadır. Pomaklarda bu adların kullanılma sıklığı Alevilerle aynı orandadır. Üç nesil takip ederek yapılacak kıyaslamalarda her ailede bu adlardan bir veya birkaçının birden fazla kişide kullanıldığını gözlemek mümkündür. Sünni geleneğe bir örnek olmak üzere Osmanlı Hanedanında bu adlardan birini taşıyan Padişah olmaması gösterilebilir.
* Üçüncü olarak; Nevruz geleneğinin izlenmiş olması: Asyalı toplumlarda bir tarım geleneği olarak, Sümer döneminden bu yana; yazın başlangıcı olarak kabul edilen 21 mart günü doğanın dirilişi sayılarak bayram olarak kutlanmaktadır. Çeşitli dinler bu geleneği kendi yorumları içinde sürdürmüş ancak Sünni geleneğinde yer almamıştır. Alevi Bektaşi geleneğinde ise Hz. Ali’nin doğum ya da Halifelik yıldönümü olduğu inancıyla önemli bir bayram olarak kutlanmaktadır. Mübadele öncesi Rodoplarda yaşadıkları döneme ait tüm gelenekleri sürdürdükleri halde “Nevruz” geleneğinin takip edilmemesinden sürekli yakınan babaannemden; Pomaklarca izlendiğini öğrendiğim bu gelenek konusunda da yukarıda verdiğim kişilerle yaptığım sözlü sorgulamada bu bilgiyi teyit ettim.
* Ayrıca göçebe- kır kökenli Alevi –Bektaşi tarikat geleneğinin, kent uzantısı biçiminde gelişen Ahilik teşkilatı üzerinden kurulabilecek bağlara işaret etmek üzere;
Pomakça konuşan büyüklerimin kendi dillerinden “ahrenski” olarak söz etmeleri, Yine daha önce de değindiğim bir yazışmada, Kızıldeli Sultan Dergahına bağlı alevi Pomaklardan “Aren” olarak söz edilmesi, Son olarak ta ahi teşkilatındaki kolektivizmi çağrıştıracak şekilde Pomak topluluklarınca “imece” geleneğine diğer topluluklardan belirgin bir şekilde fazla önem verilmiş olması dikkat çekicidir.
Ulf Brunbauer de yukarıda değindiğimiz araştırmasında Pomakların bir bölümüne “ahryane” dendiğini aktarmıştır. İslam Ansiklopedisinde A. Cevat Eren, bunun kaynağının ahilikle bağlantılı olabileceğinden söz etmektedir. Eren’in bu yaklaşımını okumadan önce yazdığım “P.K. Ahi Damgası” başlıklı yazıda kendi çıkarımlarımdan hareketle ben de bu olasılığı değerlendirmeye çalışmıştım. Anadolu geleneğinde “imece” kültürü ile ahilik arasında kurulan ve bugün yaren toplantılarında süren bağlantı da bu noktaya işaret etmektedir. Bölgedeki Ahi- Bektaşi sempatisinin bir işareti olarak yerleşim yerlerine ahi adlarının verildiğine de rastlanmaktadır. Paşmaklı-Smolyan Kazasının bir dönem “Ahi Çelebi” olarak adlandırılması gibi,. Aşağıya çıkardığım listede yer alan ahi tekke ve türbeleri de buna ilave edilebilir.
Ayrıca Pomakların bir bölümüne katrancı deniyor olması da ahi-bektaşi geleneğinden kaynaklanmış bir olgu olabilir. İslamlaşma sürecinde tanıştıkları; “eşitlikçi imece” olgusuna öykünmek üzere; ilişki kurdukları tarikat biriminin de adı olması muhtemel olan bu sözcüğü ad olarak benimsemeleri mümkündür. Benzer şekilde Tarikat örgütlenmesini model alan yeniçeri ocağında bir tabura (52. Orta); da Katrancı Ortası denmesi düşündürücüdür.
* Alevi Bektaşi geçmişe işaret eden olgulardan bir tanesi de Pomakların yoğun olarak yaşadığı bölgelerde bu tarikata ait dergah, tekke ve türbelerin yoğunluğudur. Bu konuda bir fikir oluşturabilmek için Yunanistan sınırları içinde kalan Batı Trakya ile sınırlı olmak üzere; saptanabilenlerden oluşan bir listeyi aşağıya aktarıyorum.
Ahi Baba Tekkesi/Feres (Ferecik), Ali Baba Zaviyesi/Tsermen (Çirmen), Binbiroklu Ahmet Baba Zav./ Tsermen (Çirmen), Elmalı Baba Zaviyesi/ Tsermen (Çirmen),Eski Baba Zaviyesi/Tsermen (Çirmen), Ferecik Tekkesi/Feres (Ferecik), Gazi Baba Türbesi / İneli/, Gaziler Tekkesi/Feres (Ferecik),Hızır Baba Tekkesi/Makri,/Kızıl Deli Sultan Tekkesi/Didymotichon (Dimetoka), Mümin Baba Zaviyesi/Tsermen (Çirmen), Mürsel Baba Zaviyesi/Tsermen (Çirmen), Otman Baba Zaviyesi/ Tsermen (Çirmen), Timur Baba Zaviyesi/Çirmen, Yaran Baba Zaviyesi/Çirmen, Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli)/Didymotichon (Dimetoka), Gazi Ferhat Baba/ Didymotichon (Dimetoka), Öksüz Baba/Didymotichon (Dimetoka), Aşağı Tekke/Mikroderio (Küçük Derbent) köyü, Gazi Hasan Baba/Sidiro(Demirören)köyü; Sufli’ye(Sofu lu’ya) 20 km., Çilingir Baba/Haldini (Ilanlı/Yılanlı) köyünün 2 km uzağında; Megaderio (Büyük Derbent) köyüne 18 km),/Sinan Baba/Çilingir Baba tekkesine 1 km, Hasan Baba/Sinan Baba’ya 500 m, Gaziler/Hasan Baba’ya 1,5 km, Kaib (Gaib) Baba/Çilingir Baba tekkesinin 1 km kuzey batısında, İbrahim Baba/Feres (Ferecik) Alexandrupolis’te bir tekke/Alexandrupolis’e (Dedeağaç’a) 4 km, Işıklar Nefes Baba/Loutros (Ilıca) köyünde, Sancaktar Baba/Makri (Miri) köyünde (Agia Paraskevi istikametinde)
1826’da (II. Mahmud tarafından) kapattırılan Dimetoka’daki diğer Bektaşi tekkeleri:
Abdal Cüneyd/Ahi Denek/Çakmak Dede/Develi Dede/Karagöz Bey/Yağmur Baba/Nasuh Bey/ Timurhan Şeyh/Hasan Baba/Şahin Baba –Şahin Sufi Sultan/Mürsel Baba/Şeyh Musluhiddin Baba/ Timur Baba/ Demirhan Baba/Şeyh Dede Baba
1826’da (II. Mahmut tarafından) kapattırılan Ferez (Ferecik)’deki Bektaşi Tekkeleri:
Ahi Horasan/Ahi Turan Şah/Cuyi Dede/Veli Dede/Şeyh Siyah Taccüddin/Göbekli Saraç Baba
Rodopi idare bölümündeki Bektaşi Tekkeleri:
Kara Ahmet/Maroniya yakınlarında Komotini’ye(Gümülcüne’ye) 18 km., Pospos (Puşpuş)/ Komotini (Gümülcüne), Ak Baba/Amaksades’in (Arabacıköy’ün) 2,5 km güneyinde., Taşlık Petrota (Taşlık) köyünde., Süpüren Mahmut Dede/Komotini’de (Gümülcüne’de), Üç Gaziler/Hloi köyüne (Hebilköy’üne) 5 km (Bulgaristan sınırları dahilinde), Kamber Baba/Anokambi (Yukarı Kamberler) ve Katokambi (Aşağı Kamberler) köyü arasında
Rodopi bölgesinde Bektaşi Babalarına ait bazı türbeler:
Ali Baba/Anokambi (Yukarı Kamberler) köyü , Seyyid Derviş Ali (öl. 1774)/Lambro (Satiköy); Komotini’ye (Gümülcüne’ye) 18 km, Gaziler/Nikiton ormanında (Sapis yakınlarında), Kesikbaş Baba/Komotini (Gümülcüne)
Xanthi (İskeçe) idare bölümündeki Bektaşi Tekkeleri
Hasib Baba7(öl. 1886)/Xanthi (İskeçe), Emir Baba/ Mikro Evmiro(Tekkeköy) Murssini (Mursalı), Karaca Ahmet/Echinos (Şahin) köyünde-türbesi Pomak Kadınlar tarafından hala ziyaret ediliyor), Karaca Ayşe (Osoika)/Echinos (Şahin) köyünde, Kız Bükü/Drumia (Kız Bükü, Azize Kızı) k., Budala Hoca/Thermes (Ilıca) köyünde, Nazire/Mykis (Mustavçova) köyünde, Kırklar Tekkesi/Genisia (Yenice Karasu) köyünde, Ali Baba/Genisia (Yenice Karasu),.Kütüklü Baba/Selino (Kereviz) köyünde, Gelin Mezarı/Papikio Oros (Despot dağı’nda); Sunio’ ya (Sünnetçiköy’e) 56 km., Karaoğlan/Karaoğlan dağının tepesinde.
Son dönemlere ait 2 Tekke:
Mega Evmiro/(Büyük Mursalı) k.,. Ahmet oğlu Ahmet Baba/ Genisia (Yenice Karasu) köyü; Kavaklı Mahl. Genisa bölgesinde ayrıca Hasan Baba, Taybe Sultan, Zübeyde Ana, Öksüz Baba, Mercan Ana, Musellim ve Mahsun Baba’nın mezarları bulunmaktadır.
* Bir başka veri olarak önemli bir pomak yerleşimi olan Şahin (Echinos) Köyü’nde bulunan ve Pomak nüfus tarafından hala ziyaret edilen Karacaahmet ve Karaca Ayşe türbeleri etrafında oluşan va Pomaklar arasından derlenmiş bir söylenceyi aktarmak istiyorum.
"Osmanlı devrinde iki kardeş, yolcu olarak İskeçe'nin dere kolunda bulunan Emirler köyüne uğramışlar. Bu köy, ancak 17 hane imiş. İki kardeş iş aramışlar, fakat maalesef kendilerine iş gösterilmemiş ve misafir olarak kabul edilmemişlerdir. Mahzun olarak Şahin kasabasına doğru yönelmişlerdir. Buraya ulaştıklarında hüsnü teveccühle (güzel bir karşılanma) karşılanmışlardır. Kendilerine ne istediklerini sormuşlar. Cevaben; iş aramaya geldik diye söylemişlerdir. Onlara, "bağlık tarlasında (Karaca Ayşe türbesinin üstü) orak biçmek vardır" denilmiştir. Teklifi memnuniyetle kabul ettikten sonra, onları o tarlaya götürmüşlerdir. "Burada sizin için tahminen bir haftalık iş
vardır" denilerek işleri ile baş başa bırakılmışlardır. Kasaba halkı, "Allah yardımcınız olsun" diye dua edip evlerine dönmüşlerdir. Misafirler de işe girişmişlerdir. Halk, işlerin nasıl gittiğini görmek ve yiyecek götürmek için ertesi gün tarlaya vardıklarında ne görsünler; bir haftalık iş bir günde bitmiş ve kendileri giyim kuşamlarını bırakıp kaybolmuşlardı. O zamanki âlimlere müracaat edip sormuşlar. "Ne olacak bu iş, ne yapalım şimdi?" diye sorduklarında; "şaşılacak bir şey yok, bunlar ermişlerdendir. Erkek olan için kasabamızın ortasında, kadın olan için de kasabamızın karşısında (kendilerine gösterilen tarlanın altı) türbe yapılacak ve onları daima rahmetle anmalıyız" denilmiştir. Şahin, o kadar hayırlı dualara nâil olmuştur ki, o andan itibaren nüfus itibariyle hep büyümüş ve büyümektedir de. Bunun yanı sıra hiçbir fenalığa da maruz kalmamıştır. İnşaallah bundan sonra da felâket görmeyecektir. Onların yüzü suyu hürmetine Cenâb-ı Hak, bu memleketi muhafaza etmektedir.
Söylence farklı bir biçimde de anlatılmaktadır.
"Karaca Ahmet ve Karaca Ayşe'nin iki kardeş oldukları söylenir. Emirler köyüne vardıklarında misafir edilmek istemişler, onları kimse kabul etmemiş. Abdest alıp namaz kılmaları için su istediklerinde köyümüz susuz diyerek su da vermemişler. Köyün dışına çıkmadan önce sormuşlar; "Kaç hanesiniz?", "19 haneyiz" demeleri üzerine "20 hane olmayasınız" denmiştir. (Bir başka rivayete göre; "39 haneyiz" demeleri üzerine "40 hane olmayasınız" denmiştir). Köyün dışına çıkmışlar ve "bismillâh" diyerek ellerindeki değneği yere vurduklarında su fışkırmış, abdest almışlar ve namazlarını kıldıktan sonra yola koyulmuşlardır. Bunun üzerine köy halkı çok pişman olmuş, fakat köyde kalmaları için onları ikna edememişlerdir. Ertesi gün Şahin'e varmışlar. Şahinliler kendilerine büyük misafirperverlik göstererek birçok aile onları evlerine almak istemiş. En son Şahin'in merkezinde bir eve misafir olmuşlar. Akşamleyin etli pilâv ve ayran ikram etmişler, yemişler, sohbet etmişlerdir. Yatsı namazından sonra ev sahibi ayrılırken onlara tasın içinde kalan pilâvı, su ve ekmek bırakmış. Belki gece vakti biraz daha yerler diye. Şahin hakkında sohbet ederken "bu köyün bereketi hiç kalkmasın" diye dua etmişler. Sabah namazı sonrası ev sahibi onlara kahvaltı ikram etmek istemiş. Fakat onların orada olmadıklarını, ayrıldıklarını görmüş. İçinde pilâvın bulunduğu tasa baktığında (önceden yarısı yenildiği halde) sanki pilâv hiç dokunulmamış, akşamdan hiç yenilmemiş vaziyettedir. Ertesi gece birçok köylü onları rüyada görmüş ve iki yerde işaret olarak emanetler bıraktıklarını görmüşler. Rüya sonrası o yere gittiklerinde (Karaca Ahmet Camii'nde) bir küçük kılıç, Karaca Ayşe'nin yerinde terlik, çember ve ibrikle karşılaşmışlardır. Kılıç, Balkan savaşlarında Bulgarlardan saklanmış ve bilinmeyen bir ailede saklandığı söylenmektedir. Şahin halkı onların işaretlerini buldukları yerde türbeler yapmışlardır.” "Şahin"li bir yaşlıdan aktaran "Metin KARAHOCA"
Şahin yakınlarındaki Pomak Köyü Ketence’li olan İ.Kissa bu söylenceye hala inanıldığını doğrulamaktadır.
“Ben daha önceki mesajımda da belirttiğim gibi Şahin köyüne 4 km uzaklıkta Ketenlik köyünde yaşıyorum. Anlattığın efsane bizim köyde de anlatılıyor. Tabii annem bana o efsaneleri efsane olarak değil gerçekten eskiden olmuş olaylar olarak anlatmıştı. Anlattığın efsanedeki iki kişi aslında birer melek imiş. Ancak, insan kılığına girmişler ve söz konusu iki melaike bizim köy de dahil bir çok köye uğramışlar ve ekmek yardımı istemişlerdir. Köylerin çoğu bu melaikelere bencil davranmış. Bizim köy de ayni şekilde bu meleklere gerekli şekilde davranmamışlar ve bu yüzden bizim köy Şahin köyü kadar gelişme
gösteremiyor. Bir çok kez annemin ve bir çok başka yaşlı insanın: 'bu köy
lanetlenmiş bir köy sizler için en hayırlısı buradan başka yere taşınmanızdır'
sözleri aklıma geldi. Bu efsaneyi çok severim, çünkü insanları yardımsever olmaya
çağırmaktadır.
Şahindeki türbeleri, civardaki köylerden insanlar sık sık ziyaret etmeye devam
ediyorlar. Ben de çocuk iken bir kaç kere ziyarete gitmiş ve orada namaz kılmıştım.
Bu arada Pomakların hepsi sünni mezhebinden olmadıklarını belirtmek isterim. Siicek köyünde Alevi mezhebinden Pomaklar da var. Söz konusu Siicek köyü Yunanistan’ın Edirne sınırlarına yakın bir köydür.”
* Son olarak İ.Kissa’nın belirttiği Siicek köyünü de kapsayan Kırcaali – Dimetoka civarında; Kızıl Deli Sultan tekkesine bağlı ve Aren olarak adlandırılan bir Pomak Grubunun halen Alevi Bektaşi inancını koruduğunu hatırlatmak istiyorum.
* Sonuç
Aktardığım bu veriler bugün Sünni inanışına mensup olan “Pomakların” başlangıçta alevi inancı taşıdıklarını göstermeye yeterlidir kanısındayım. Bu durum Müslümanlığa geçişin; yukarıda çerçevesini çizdiğim Bogomil-Alevi heteredoks tarikatlarca yürütülen misyonerlik kampanyaları ekseninde gerçekleştiğine dair tezlerle uyum göstermektedir.
XIV. asırdaki toplum yapısı değerlendirildiğinde “Sünni” inancın Selçuklu yönetici sınıfları dışında Anadolu toprağında henüz kök salmadığı, Müslüman nüfusun ezici bir çoğunlukla alevi inancına mensup olduğu bilinmektedir. Böyle bir tablodan doğan Osmanlı beyliğinin göçebe karakteri de göz önüne alınırsa sünni inancın baskınlığından söz etmek mümkün değildir. Günümüzde; kaynağını Kayı boyuna dayandıran ve Osmanlı hanedanının amca soyundan gelindiği anlamında “Amucalılar” adıyla tanınan bir alevi ocağının bulunması da beylikteki heteredoks inanç yapısına işaret etmektedir. Burada bir paradoks oluşturan aşiret reisinin oğlu olarak doğan ilk Padişaha alevi anlayışında hoş karşılanmayan “Osman” adının verilmiş olması; Sünni Selçuklu Hanedanına yönelik bir öykünme olarak değerlendirilmelidir.
Neticede Osmanlı Türk toplumunda o dönemde baskın olan Alevi-Bektaşi karakter karşısında; Pomakların Müslüman olurken “sünni” inancı benimsemeleri beklenen bir durum değildir. Pomaklar İslamiyeti Osmanlı Türk toplumuyla temasları sonucu öğrendilerse –ki; öyle öğrendiler- İlk benimsedikleri inanç biçiminin Heteredoks karakterli Alevi Bektaşi inanç sistemi olması gerekir.
Buraya kadar ortaya konulan tablo Pomakların Alevi-Bektaşi inanca mensup olmalarını gerekli kılmaktadır. Bugün bunun tam tersi bir durumla karşı karşıyayız. Pomakların tamamına yakını Sünni inanca mensuptur. Bu durumda tezlerimizin olabilirliğini göstermek için Pomakların bir Alevi Bektaşi geçmişleri olduğunu da göstermeye ihtiyaç vardır.
* Kişisel bir Not:
Buna girişmeden önce kendime dair bir hususa değinmek istiyorum. Alevi geçmişe dair kültürel izler, aslında Pomaklara ilişkin araştırma yapma düşüncemin çıkış noktasıdır. Bir Pomak olarak öteden beri merak ettiğim sosyal ve kültürel kökler üzerine, hali hazırda Sünni olan kendi çevremde yaptığım gözlemler bende alevi bir geçmiş olması gerektiği fikrini oluşturmuştu. Ali, Hasan, Hüseyin gibi adların alevi bir toplulukta bulunacak denli yoğun kullanımı, muharrem orucu, nevruz bayramı ve hatta imece olgusunun kültürel vurgusu böyle düşünmemi sağlamıştı. Bu nedenle toparladığım ilk gözlemlerimi konunun tartışılmasını sağlamak amacıyla 13/02/2004 tarihinde “Pomak Kültüründe Ahi Damgası” başlıklı bir yazı olarak “Pomak” mail grubuna göndermiştim. Buradan hareketle 1 yıldır amatörce sürdürdüğüm araştırmalar sonucunda “Pomaklar” konusunda oluşan fikirlerimi sıraladığım çalışmamın ortaya çıkmasına neden olan söz konusu yazıda ortaya attığım düşüncelerimde bugün bazı farklılıklar oluştuysa da mantıksal temelde bir değişiklik olmadı. Bu nedenle önceden yazdıklarım ile şu anda yazılanlar arasında gözlenebilecek farklılıkların “çelişki” olarak değil; dinamik bir bakışla bilgi ve düşüncelerin zaman içinde gelişiminin yansımaları olarak görülmesini umuyorum.
Alevi Bektaşi Geçmişe İşaret Eden Veriler
Pomakların alevi-Bektaşi bir geçmişe sahip olduklarına işaret eden olgular şöyle sıralanabilir.
* İlk olarak muharrem orucu geleneğini ele alalım. Günümüzde artık kaybolmaya yüz tutan bu geleneğin 30 yıl öncesine kadar yaşlılar tarafından 10 gün oruç tutulması suretiyle takip edildiğine bizzat tanığım. Kendi tanıklığımın ötesinde çevremdeki Pomaklar arasında yaptığım sözlü sorgulamalarla da doğrulamış bulunuyorum. (Vize/Küçükyayla Köyü’nden Salih Karaca, Necip Topuzlu, Vize/Kömürköy’den, Arife Özgirçek) Aleviler Ramazan orucu tutmazlar. Muharrem ayında üç günlük Masum-u Pak ve 10 (12) günlük Muharrem orucu tutarak ayın 13.de aşure dağıtırlar. Sünni inanışında ise Aşure gününe denk gelmemek ve 1 gün ile sınırlı olmamak kaydıyla oruç tutulması sevap sayılır. Gelenekte bu ayda tutulan orucun 3 günü aşmadığı gözlenmektedir.
* İkinci olarak; Alevi geleneğinde; Peygamber Soyuna (Ehli Beyt) verilen değerin de bir ifadesi olmak üzere Ali, Hasan, Hüseyin, Cafer ve İsmail gibi adların kullanımı çok yoğundur. Sünnilerde bu adlara Alevilere oranla çok düşük düzeyde rastlanmaktadır. Pomaklarda bu adların kullanılma sıklığı Alevilerle aynı orandadır. Üç nesil takip ederek yapılacak kıyaslamalarda her ailede bu adlardan bir veya birkaçının birden fazla kişide kullanıldığını gözlemek mümkündür. Sünni geleneğe bir örnek olmak üzere Osmanlı Hanedanında bu adlardan birini taşıyan Padişah olmaması gösterilebilir.
* Üçüncü olarak; Nevruz geleneğinin izlenmiş olması: Asyalı toplumlarda bir tarım geleneği olarak, Sümer döneminden bu yana; yazın başlangıcı olarak kabul edilen 21 mart günü doğanın dirilişi sayılarak bayram olarak kutlanmaktadır. Çeşitli dinler bu geleneği kendi yorumları içinde sürdürmüş ancak Sünni geleneğinde yer almamıştır. Alevi Bektaşi geleneğinde ise Hz. Ali’nin doğum ya da Halifelik yıldönümü olduğu inancıyla önemli bir bayram olarak kutlanmaktadır. Mübadele öncesi Rodoplarda yaşadıkları döneme ait tüm gelenekleri sürdürdükleri halde “Nevruz” geleneğinin takip edilmemesinden sürekli yakınan babaannemden; Pomaklarca izlendiğini öğrendiğim bu gelenek konusunda da yukarıda verdiğim kişilerle yaptığım sözlü sorgulamada bu bilgiyi teyit ettim.
* Ayrıca göçebe- kır kökenli Alevi –Bektaşi tarikat geleneğinin, kent uzantısı biçiminde gelişen Ahilik teşkilatı üzerinden kurulabilecek bağlara işaret etmek üzere;
Pomakça konuşan büyüklerimin kendi dillerinden “ahrenski” olarak söz etmeleri, Yine daha önce de değindiğim bir yazışmada, Kızıldeli Sultan Dergahına bağlı alevi Pomaklardan “Aren” olarak söz edilmesi, Son olarak ta ahi teşkilatındaki kolektivizmi çağrıştıracak şekilde Pomak topluluklarınca “imece” geleneğine diğer topluluklardan belirgin bir şekilde fazla önem verilmiş olması dikkat çekicidir.
Ulf Brunbauer de yukarıda değindiğimiz araştırmasında Pomakların bir bölümüne “ahryane” dendiğini aktarmıştır. İslam Ansiklopedisinde A. Cevat Eren, bunun kaynağının ahilikle bağlantılı olabileceğinden söz etmektedir. Eren’in bu yaklaşımını okumadan önce yazdığım “P.K. Ahi Damgası” başlıklı yazıda kendi çıkarımlarımdan hareketle ben de bu olasılığı değerlendirmeye çalışmıştım. Anadolu geleneğinde “imece” kültürü ile ahilik arasında kurulan ve bugün yaren toplantılarında süren bağlantı da bu noktaya işaret etmektedir. Bölgedeki Ahi- Bektaşi sempatisinin bir işareti olarak yerleşim yerlerine ahi adlarının verildiğine de rastlanmaktadır. Paşmaklı-Smolyan Kazasının bir dönem “Ahi Çelebi” olarak adlandırılması gibi,. Aşağıya çıkardığım listede yer alan ahi tekke ve türbeleri de buna ilave edilebilir.
Ayrıca Pomakların bir bölümüne katrancı deniyor olması da ahi-bektaşi geleneğinden kaynaklanmış bir olgu olabilir. İslamlaşma sürecinde tanıştıkları; “eşitlikçi imece” olgusuna öykünmek üzere; ilişki kurdukları tarikat biriminin de adı olması muhtemel olan bu sözcüğü ad olarak benimsemeleri mümkündür. Benzer şekilde Tarikat örgütlenmesini model alan yeniçeri ocağında bir tabura (52. Orta); da Katrancı Ortası denmesi düşündürücüdür.
* Alevi Bektaşi geçmişe işaret eden olgulardan bir tanesi de Pomakların yoğun olarak yaşadığı bölgelerde bu tarikata ait dergah, tekke ve türbelerin yoğunluğudur. Bu konuda bir fikir oluşturabilmek için Yunanistan sınırları içinde kalan Batı Trakya ile sınırlı olmak üzere; saptanabilenlerden oluşan bir listeyi aşağıya aktarıyorum.
Ahi Baba Tekkesi/Feres (Ferecik), Ali Baba Zaviyesi/Tsermen (Çirmen), Binbiroklu Ahmet Baba Zav./ Tsermen (Çirmen), Elmalı Baba Zaviyesi/ Tsermen (Çirmen),Eski Baba Zaviyesi/Tsermen (Çirmen), Ferecik Tekkesi/Feres (Ferecik), Gazi Baba Türbesi / İneli/, Gaziler Tekkesi/Feres (Ferecik),Hızır Baba Tekkesi/Makri,/Kızıl Deli Sultan Tekkesi/Didymotichon (Dimetoka), Mümin Baba Zaviyesi/Tsermen (Çirmen), Mürsel Baba Zaviyesi/Tsermen (Çirmen), Otman Baba Zaviyesi/ Tsermen (Çirmen), Timur Baba Zaviyesi/Çirmen, Yaran Baba Zaviyesi/Çirmen, Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli)/Didymotichon (Dimetoka), Gazi Ferhat Baba/ Didymotichon (Dimetoka), Öksüz Baba/Didymotichon (Dimetoka), Aşağı Tekke/Mikroderio (Küçük Derbent) köyü, Gazi Hasan Baba/Sidiro(Demirören)köyü; Sufli’ye(Sofu lu’ya) 20 km., Çilingir Baba/Haldini (Ilanlı/Yılanlı) köyünün 2 km uzağında; Megaderio (Büyük Derbent) köyüne 18 km),/Sinan Baba/Çilingir Baba tekkesine 1 km, Hasan Baba/Sinan Baba’ya 500 m, Gaziler/Hasan Baba’ya 1,5 km, Kaib (Gaib) Baba/Çilingir Baba tekkesinin 1 km kuzey batısında, İbrahim Baba/Feres (Ferecik) Alexandrupolis’te bir tekke/Alexandrupolis’e (Dedeağaç’a) 4 km, Işıklar Nefes Baba/Loutros (Ilıca) köyünde, Sancaktar Baba/Makri (Miri) köyünde (Agia Paraskevi istikametinde)
1826’da (II. Mahmud tarafından) kapattırılan Dimetoka’daki diğer Bektaşi tekkeleri:
Abdal Cüneyd/Ahi Denek/Çakmak Dede/Develi Dede/Karagöz Bey/Yağmur Baba/Nasuh Bey/ Timurhan Şeyh/Hasan Baba/Şahin Baba –Şahin Sufi Sultan/Mürsel Baba/Şeyh Musluhiddin Baba/ Timur Baba/ Demirhan Baba/Şeyh Dede Baba
1826’da (II. Mahmut tarafından) kapattırılan Ferez (Ferecik)’deki Bektaşi Tekkeleri:
Ahi Horasan/Ahi Turan Şah/Cuyi Dede/Veli Dede/Şeyh Siyah Taccüddin/Göbekli Saraç Baba
Rodopi idare bölümündeki Bektaşi Tekkeleri:
Kara Ahmet/Maroniya yakınlarında Komotini’ye(Gümülcüne’ye) 18 km., Pospos (Puşpuş)/ Komotini (Gümülcüne), Ak Baba/Amaksades’in (Arabacıköy’ün) 2,5 km güneyinde., Taşlık Petrota (Taşlık) köyünde., Süpüren Mahmut Dede/Komotini’de (Gümülcüne’de), Üç Gaziler/Hloi köyüne (Hebilköy’üne) 5 km (Bulgaristan sınırları dahilinde), Kamber Baba/Anokambi (Yukarı Kamberler) ve Katokambi (Aşağı Kamberler) köyü arasında
Rodopi bölgesinde Bektaşi Babalarına ait bazı türbeler:
Ali Baba/Anokambi (Yukarı Kamberler) köyü , Seyyid Derviş Ali (öl. 1774)/Lambro (Satiköy); Komotini’ye (Gümülcüne’ye) 18 km, Gaziler/Nikiton ormanında (Sapis yakınlarında), Kesikbaş Baba/Komotini (Gümülcüne)
Xanthi (İskeçe) idare bölümündeki Bektaşi Tekkeleri
Hasib Baba7(öl. 1886)/Xanthi (İskeçe), Emir Baba/ Mikro Evmiro(Tekkeköy) Murssini (Mursalı), Karaca Ahmet/Echinos (Şahin) köyünde-türbesi Pomak Kadınlar tarafından hala ziyaret ediliyor), Karaca Ayşe (Osoika)/Echinos (Şahin) köyünde, Kız Bükü/Drumia (Kız Bükü, Azize Kızı) k., Budala Hoca/Thermes (Ilıca) köyünde, Nazire/Mykis (Mustavçova) köyünde, Kırklar Tekkesi/Genisia (Yenice Karasu) köyünde, Ali Baba/Genisia (Yenice Karasu),.Kütüklü Baba/Selino (Kereviz) köyünde, Gelin Mezarı/Papikio Oros (Despot dağı’nda); Sunio’ ya (Sünnetçiköy’e) 56 km., Karaoğlan/Karaoğlan dağının tepesinde.
Son dönemlere ait 2 Tekke:
Mega Evmiro/(Büyük Mursalı) k.,. Ahmet oğlu Ahmet Baba/ Genisia (Yenice Karasu) köyü; Kavaklı Mahl. Genisa bölgesinde ayrıca Hasan Baba, Taybe Sultan, Zübeyde Ana, Öksüz Baba, Mercan Ana, Musellim ve Mahsun Baba’nın mezarları bulunmaktadır.
* Bir başka veri olarak önemli bir pomak yerleşimi olan Şahin (Echinos) Köyü’nde bulunan ve Pomak nüfus tarafından hala ziyaret edilen Karacaahmet ve Karaca Ayşe türbeleri etrafında oluşan va Pomaklar arasından derlenmiş bir söylenceyi aktarmak istiyorum.
"Osmanlı devrinde iki kardeş, yolcu olarak İskeçe'nin dere kolunda bulunan Emirler köyüne uğramışlar. Bu köy, ancak 17 hane imiş. İki kardeş iş aramışlar, fakat maalesef kendilerine iş gösterilmemiş ve misafir olarak kabul edilmemişlerdir. Mahzun olarak Şahin kasabasına doğru yönelmişlerdir. Buraya ulaştıklarında hüsnü teveccühle (güzel bir karşılanma) karşılanmışlardır. Kendilerine ne istediklerini sormuşlar. Cevaben; iş aramaya geldik diye söylemişlerdir. Onlara, "bağlık tarlasında (Karaca Ayşe türbesinin üstü) orak biçmek vardır" denilmiştir. Teklifi memnuniyetle kabul ettikten sonra, onları o tarlaya götürmüşlerdir. "Burada sizin için tahminen bir haftalık iş
vardır" denilerek işleri ile baş başa bırakılmışlardır. Kasaba halkı, "Allah yardımcınız olsun" diye dua edip evlerine dönmüşlerdir. Misafirler de işe girişmişlerdir. Halk, işlerin nasıl gittiğini görmek ve yiyecek götürmek için ertesi gün tarlaya vardıklarında ne görsünler; bir haftalık iş bir günde bitmiş ve kendileri giyim kuşamlarını bırakıp kaybolmuşlardı. O zamanki âlimlere müracaat edip sormuşlar. "Ne olacak bu iş, ne yapalım şimdi?" diye sorduklarında; "şaşılacak bir şey yok, bunlar ermişlerdendir. Erkek olan için kasabamızın ortasında, kadın olan için de kasabamızın karşısında (kendilerine gösterilen tarlanın altı) türbe yapılacak ve onları daima rahmetle anmalıyız" denilmiştir. Şahin, o kadar hayırlı dualara nâil olmuştur ki, o andan itibaren nüfus itibariyle hep büyümüş ve büyümektedir de. Bunun yanı sıra hiçbir fenalığa da maruz kalmamıştır. İnşaallah bundan sonra da felâket görmeyecektir. Onların yüzü suyu hürmetine Cenâb-ı Hak, bu memleketi muhafaza etmektedir.
Söylence farklı bir biçimde de anlatılmaktadır.
"Karaca Ahmet ve Karaca Ayşe'nin iki kardeş oldukları söylenir. Emirler köyüne vardıklarında misafir edilmek istemişler, onları kimse kabul etmemiş. Abdest alıp namaz kılmaları için su istediklerinde köyümüz susuz diyerek su da vermemişler. Köyün dışına çıkmadan önce sormuşlar; "Kaç hanesiniz?", "19 haneyiz" demeleri üzerine "20 hane olmayasınız" denmiştir. (Bir başka rivayete göre; "39 haneyiz" demeleri üzerine "40 hane olmayasınız" denmiştir). Köyün dışına çıkmışlar ve "bismillâh" diyerek ellerindeki değneği yere vurduklarında su fışkırmış, abdest almışlar ve namazlarını kıldıktan sonra yola koyulmuşlardır. Bunun üzerine köy halkı çok pişman olmuş, fakat köyde kalmaları için onları ikna edememişlerdir. Ertesi gün Şahin'e varmışlar. Şahinliler kendilerine büyük misafirperverlik göstererek birçok aile onları evlerine almak istemiş. En son Şahin'in merkezinde bir eve misafir olmuşlar. Akşamleyin etli pilâv ve ayran ikram etmişler, yemişler, sohbet etmişlerdir. Yatsı namazından sonra ev sahibi ayrılırken onlara tasın içinde kalan pilâvı, su ve ekmek bırakmış. Belki gece vakti biraz daha yerler diye. Şahin hakkında sohbet ederken "bu köyün bereketi hiç kalkmasın" diye dua etmişler. Sabah namazı sonrası ev sahibi onlara kahvaltı ikram etmek istemiş. Fakat onların orada olmadıklarını, ayrıldıklarını görmüş. İçinde pilâvın bulunduğu tasa baktığında (önceden yarısı yenildiği halde) sanki pilâv hiç dokunulmamış, akşamdan hiç yenilmemiş vaziyettedir. Ertesi gece birçok köylü onları rüyada görmüş ve iki yerde işaret olarak emanetler bıraktıklarını görmüşler. Rüya sonrası o yere gittiklerinde (Karaca Ahmet Camii'nde) bir küçük kılıç, Karaca Ayşe'nin yerinde terlik, çember ve ibrikle karşılaşmışlardır. Kılıç, Balkan savaşlarında Bulgarlardan saklanmış ve bilinmeyen bir ailede saklandığı söylenmektedir. Şahin halkı onların işaretlerini buldukları yerde türbeler yapmışlardır.” "Şahin"li bir yaşlıdan aktaran "Metin KARAHOCA"
Şahin yakınlarındaki Pomak Köyü Ketence’li olan İ.Kissa bu söylenceye hala inanıldığını doğrulamaktadır.
“Ben daha önceki mesajımda da belirttiğim gibi Şahin köyüne 4 km uzaklıkta Ketenlik köyünde yaşıyorum. Anlattığın efsane bizim köyde de anlatılıyor. Tabii annem bana o efsaneleri efsane olarak değil gerçekten eskiden olmuş olaylar olarak anlatmıştı. Anlattığın efsanedeki iki kişi aslında birer melek imiş. Ancak, insan kılığına girmişler ve söz konusu iki melaike bizim köy de dahil bir çok köye uğramışlar ve ekmek yardımı istemişlerdir. Köylerin çoğu bu melaikelere bencil davranmış. Bizim köy de ayni şekilde bu meleklere gerekli şekilde davranmamışlar ve bu yüzden bizim köy Şahin köyü kadar gelişme
gösteremiyor. Bir çok kez annemin ve bir çok başka yaşlı insanın: 'bu köy
lanetlenmiş bir köy sizler için en hayırlısı buradan başka yere taşınmanızdır'
sözleri aklıma geldi. Bu efsaneyi çok severim, çünkü insanları yardımsever olmaya
çağırmaktadır.
Şahindeki türbeleri, civardaki köylerden insanlar sık sık ziyaret etmeye devam
ediyorlar. Ben de çocuk iken bir kaç kere ziyarete gitmiş ve orada namaz kılmıştım.
Bu arada Pomakların hepsi sünni mezhebinden olmadıklarını belirtmek isterim. Siicek köyünde Alevi mezhebinden Pomaklar da var. Söz konusu Siicek köyü Yunanistan’ın Edirne sınırlarına yakın bir köydür.”
* Son olarak İ.Kissa’nın belirttiği Siicek köyünü de kapsayan Kırcaali – Dimetoka civarında; Kızıl Deli Sultan tekkesine bağlı ve Aren olarak adlandırılan bir Pomak Grubunun halen Alevi Bektaşi inancını koruduğunu hatırlatmak istiyorum.
* Sonuç
Aktardığım bu veriler bugün Sünni inanışına mensup olan “Pomakların” başlangıçta alevi inancı taşıdıklarını göstermeye yeterlidir kanısındayım. Bu durum Müslümanlığa geçişin; yukarıda çerçevesini çizdiğim Bogomil-Alevi heteredoks tarikatlarca yürütülen misyonerlik kampanyaları ekseninde gerçekleştiğine dair tezlerle uyum göstermektedir.
XIV. asırdaki toplum yapısı değerlendirildiğinde “Sünni” inancın Selçuklu yönetici sınıfları dışında Anadolu toprağında henüz kök salmadığı, Müslüman nüfusun ezici bir çoğunlukla alevi inancına mensup olduğu bilinmektedir. Böyle bir tablodan doğan Osmanlı beyliğinin göçebe karakteri de göz önüne alınırsa sünni inancın baskınlığından söz etmek mümkün değildir. Günümüzde; kaynağını Kayı boyuna dayandıran ve Osmanlı hanedanının amca soyundan gelindiği anlamında “Amucalılar” adıyla tanınan bir alevi ocağının bulunması da beylikteki heteredoks inanç yapısına işaret etmektedir. Burada bir paradoks oluşturan aşiret reisinin oğlu olarak doğan ilk Padişaha alevi anlayışında hoş karşılanmayan “Osman” adının verilmiş olması; Sünni Selçuklu Hanedanına yönelik bir öykünme olarak değerlendirilmelidir.
Neticede Osmanlı Türk toplumunda o dönemde baskın olan Alevi-Bektaşi karakter karşısında; Pomakların Müslüman olurken “sünni” inancı benimsemeleri beklenen bir durum değildir. Pomaklar İslamiyeti Osmanlı Türk toplumuyla temasları sonucu öğrendilerse –ki; öyle öğrendiler- İlk benimsedikleri inanç biçiminin Heteredoks karakterli Alevi Bektaşi inanç sistemi olması gerekir.
IX- SÜNNİLEŞME SÜRECİ
1-) Batınilik ve Sünnilik Kavramları
Ne İslam, ne de Hıristiyan dininin inananları arasında ayrımcılığa yol açacak hükümler içermesi söz konusu değildir. Özde bütün insanların eşit ve özgür olmasını önerirler. Ancak değişik toplulukların ilk kez benimsedikleri bir dini mutlak biçimiyle algılamaları mümkün değildir. Her topluluk yeni benimsediği inancın içine önceki inanç sistemine ait sayısız olguyu da dahil eder. Bu nedenle aslında dinler toplumdan topluma farklılıklar gösterirler. Alman ve Meksika Hıristiyanlığı gibi; Endonezya ve Türk Müslümanlığı arasında da farklar vardır.
Yine herhangi bir dinin farklı toplumsal kesimler tarafından algılanışında da farklar vardır. Üst kesimler variyetlerini ve egemen konumlarını dinsel inançlara yaslanarak sürdürme ihtiyacı duyarken; toplumun daha aşağı kesimleri eşitlik taleplerini inançlarına bağlayarak savunma eğilimindedir. Bu durum dinler konusunda genel olarak iki eğilimin öne çıkmasına yol açmıştır.
Hıristiyan Ortodoks inanışı uzun yüzyıllar boyunca Bizans yönetimi ile kaynaşmış bir ruhban sınıfı elinde biçimlenmiştir. İçinde yer aldığı egemen kesim çıkarlarının dine dayandığını savunabilmek için; inanç sisteminde doğrudan yer almayan bazı kuralların geçmiş uygulamaların yorumuna dayalı olarak kalıcı kalıplara dönüştüğü biçimsel bir yorum olarak tanımlanabilir. Sünni (icraat anlamında sünnet’ten) İslam da benzer şekilde dinin katı biçimsel kalıplar içinde algılanmasına dayalı bir yorumdur. Mutlak kaynakta yer almayan birçok kural Peygambere atfedilen sözlere (hadis) dayandırılarak dayatılmıştır. Günümüzde bu nedenle hangi hadis’in sahih, hangisinin uydurma olduğunu saptamak başlı başına bir ilahiyat dalı oluşturacak hale gelmiştir.
Öte yandan dinin yüksek tabakalarca ve alt tabakaların aleyhine olacak şekilde farklı yorumlanmasını eleştirenler bu kuralların dinin özünde yer almadığı, sonradan uydurulduğu tezini savunurken dinin şekil olarak değil içerik (iç, Batın, Batıni) olarak ele alan bir yorum tarzını öne çıkarmışlardır. Ortodoks- Sünni kesimler kendi yorumlarını asıl kabul ettikleri için; benimsedikleri kalıplara bağlı olmayan bu yorumlardaki yaklaşım farklılığını yani kendilerinkiyle “türdeş olmadığını” ifade etmek üzere kullandıkları sıfat olarak “Heteredoks” olarak da nitelendirilirler.
Tarih içinde kızışan toplumsal mücadelelerde; talepler bu tür yorumlar üzerinden ifade edilerek; taraflarının birbirini dinden sapmayla suçladığı birçok kanlı çatışma yaşanmıştır. Pomakların Slavik süreçten kopuş olgusu böyle bir yığın çatışmanın ürünüdür.
Kuruluş dönemindeki göçebe karakterini ortaya koyduğumuz Osmanlı devleti de zamanla bu karakterini kaybederek askeri feodal devlet karakterine bürünmüş ve buna paralel olarak “Batıni” inanç sistemini terk edip katı bir “Sünni” gelenek geliştirmiştir. Osmanlının “sünni” şeriatı uyguladığını öne sürerken ortaya koyduğu yorumda en dikkat çeken olgulardan biri mülkiyete ilişkindir. İslam akidesinde yaygın bir devlet mülkiyetini öneren kurallar mevcut olmadığı halde; Osmanlı “uleması” kendisinin de nasiplenmesine olanak sağlayan; toprakların tamamına yakınına devletin tasarruf etmesini öngören “tımar” rejimini meşru kılacak yorumları üretmesini bilmiştir.
Bu şekilde yukarıda da değindiğimiz gibi başlangıçta İslam Hukukuna uygun olarak devletin beşte birlik payını verdikten sonra ele geçirdiği topraklara tasarruf eden “Gaziler”; ulemanın geliştirdiği yeni şer’i yorumlara dayanılarak mülklerinden edilebilmiştir. Yine “vakıf malına el konamayacağı”na dair şeriat hükmüne rağmen, kuruluş dönemi ittifakında yer alan dervişlerin mensup bulunduğu tarikatlara ait vakıf arazilerine, Batıni inancın dinden çıkma olarak yorumlanması suretiyle “kafirdir, kanı ve malı helaldir.” türünden yorumlar içeren fetvalara dayalı olarak el konabilmiştir.
Burada bir noktayı özellikle vurgulamak gerekiyor. Konunun niteliği gereği yazı boyunca inançlar ve inanç sistemleriyle alakalı çokça ifade kullanıldı. Yazılanlara bakılarak belirli bir yaklaşımın diğerine göre daha tercih edilebilir olacağını gösterme kaygısıyla hareket edildiği düşünülmemelidir. Burada inançların kendileri değil; onları kalkan olarak kullanan toplumsal mekanizmalar tartışılmaktadır. İnançtan söz edildiğinde bizi ilgilendiren bunun iyi ya da kötü olması değil; bu inanca yaslananların yüklediği anlamın niteliğidir. Ve bu nitelik inancın kendisinden bağımsızdır.
2-) Osmanlının Sünnileşmesi
a-) Bölüşüm Süreci ve “Fetih Krizi”
Göçebe devletinin rejimi en saf biçimiyle “kan kardeşliğine dayalı kabile demokrasisi” olarak tanımlanır. Bu sistemde devlet bir kabileler federasyonu olarak örgütlenir. Kabileler federasyonda eşit söz hakkına sahip reisleri ile temsil edilir. Hükümdarın söz hakkı da aslında kabilesini temsil ettiği orandadır. Yani hükümdar mutlak hakim değil, “eşitler arasında birinci” olarak tarif edilebilecek bir statüye sahiptir.
Böyle bir statüde yapılan fetihlerden elde edilecek ganimet; külfet ve nimet eşitliği ilkesine göre paylaştırılır. Koordinasyon misyonuyla bütün savaşlara katılmış sayılan hükümdara bir pay verildikten sonra ganimet savaşın külfetine katlananlar arasında bölüşülür.
Osmanlının Balkanlar ve Anadolu beyliklerinden bir kısmını ele geçirmesi yukarıda kuruluş dönemi için “göçebe devleti” olarak tanımladığımız yapı altında gerçekleşti. Elde edilen ganimetin paylaşımı ve topraklara tasarrufun kuralları da doğal olarak göçebe hukukuna tabi olacaktır. Buna göre hükümdar hakkı beşte bir olmak üzere ganimet ve arazinin kalanı onu fethedenlere ait oluyordu.
Gaziler ve etrafına topladıkları savaşçılardan ibaret savaş aygıtı nedeniyle ele geçirilen toprakların önemli bir bölümü “gazilerin” mülkü haline geliyordu. Gazilere lojistik destek sağlayarak fetihte rol alan diğer müttefik olarak “dervişler” ise kendilerine düşen paya tarikat bünyesinde egemen olan ayrı bir kolektif hukuk gereğince ortaklaşa tasarruf etmekteydi. Buna göre dervişlere düşen arazi bağlı oldukları tekke ya da dergah’a vakfediliyordu.
Bu durum yeni ve sürekli bir gelir kaynağı olan toprak rantı ile tanışan göçebe egemenlerinin karakterini de değiştirmeye başladı. Gaziler edindikleri mülklerin gelirleri sayesinde ulaştıkları refah nedeniyle savaşçı nitelikleri kaybedip toprağa yerleşmeye yöneliyordu. Bu durum “fetihlerin” yavaşlamasına yol açınca savaş aygıtının yeniden düzenlenmesine ihtiyaç duyuldu. Yeniçeri ocağı bu ihtiyaçtan doğdu.
b-) Krize Çözüm: Yeniçeri Ocağı
Fetih krizine çözüm olarak geliştirilen “Yeniçeri Ocağı” “Osmanlı Göçebe Devleti”nin savaş sanatına kattığı tamamen orijinal bir şaheserdir. Tarikat kültürünün geliştirdiği kolektif yaşam modelini esas almıştır. Bektaşiliğin profesyonel derviş yetiştirmeye yönelik olarak geliştirdiği “mücerretlik” temel motiflerden biridir. Babagan olarak ta adlandırılan bu gelenek tarikat yoluna baş koyan dervişlerin evlenmelerini yasaklar. Bu sayede aile ilişkilerinden bağımsız olarak; dergah ekseninde örgütlenmiş kolektif biçimler altında yalnızca tarikata adanmış bir yaşam sürerler. Yeni kurulan ocağın erleri için de benzer biçimde aile ilişkilerinden ve toplumdan soyutlanmış “mücerret” ve kolektif bir yaşam öngörülmüştür. Tarikat unsuru düşünceyi üretmekle kalmamış kuruluşu da organize etmiştir. Yeniçeri ocağı Ahi tekkelerinin “seyfi” (kılıç erbabı) feta(kardeş)ları ve Alevi- Bektaşi tekkelerinin alperen canlarının katılımı ile oluşturulmuştur. Uzun süre Hacıbektaş Sancağının törenlerde ilk sancak olarak taşınması ve sünni yönelim sonunda “İmamı Azam Sancağı” ilk sancak olduktan sonra bile Bektaşi sancağının ocak kapatılıncaya kadar taşınmaya devam etmesi bu niteliğe işaret eder.
Ocağın gayrimüslim ailelerden zorla kopartılan çocuklardan oluşturulduğuna ilişkin görüşler abartılıdır. Acemi kaynağını daha çok devlet kapısını gelecek garantisi olarak gören yoksul ailelerin gönüllü olarak yazdırdığı delikanlılar oluşturmuştur. Bu bakımdan kuruluş dönemi ittifakına dahil olan dervişler aracılığıyla “Pomak” nüfus içerisinden ocağa dahil olan önemli bir kesimin bulunduğunu düşünmek de mümkündür. Bunlar içinde devlet örgütünde üst kadrolara tırmananlar da mevcuttur.
c-) Toprak Rantına Dayalı Yeni İttifak
Fetih krizine çözüm olarak üretilen “Yeniçeri Ocağı” kendi mimarı olan tarikat partisinin tasfiyesine de yol açacak yeni bir durum yarattı. “Gaziler” önemini tamamen kaybediyordu. Tarikat unsurları da ocağın personeli olarak savaşlara devletçe iaşe olunan profesyonel kadro sıfatıyla katılıyordu. İttifak bileşenlerinin “temel egemenlik aygıtı” olarak “savaş mekanizması” üzerindeki denetimlerini yitirmelerine yol açan bu durum; saray çevresinde bölüşüm kurallarının kendi çıkarları yönünde yeniden tanımlanmasını olanaklı kılan ortamı da yaratıyordu.
Öte yandan Askeri Feodal Selçuklu Devletinde; “ulema” ve yüksek askeri kadrolarla kurulan ittifak; Bizans’tan örnek alınarak geliştirilen “ikta” sistemi içinde sarayın benzer ihtiyaçlarına cevap vermişti. Benzer karakterli Bizans örneği de ortada duruyordu. Ayrıca çöken Selçuklu merkezinden beyliğe iltica eden kabarık sayıda “ulema” mensubu da “göçebe devletinde” bölüşümden pay alamamanın rahatsızlığını öteden beri duyuyor ve saray çevresindeki ilişkilerde “hanedanın bölüşümden fazla pay alması”nı sonuçlayacak teorilerini pazarlayarak devreye girmeye çalışıyordu. Bu koşullar yeni bir ittifakın uç vermesine olanak sağladı.
Göçebe hukuku terk ediliyor; Devlet Tüzel kişiliği üzerinden hanedanın toprakların tamamına tasarruf etmesinin yolunu “ikta” ya da “tımar” sistemi altında açacak yeni bir hukuk benimseniyordu. Bu yeni sistemin; “Batıni” tarikatlarca kutsanması mümkün değildi. Askeri Feodal Devlet’e dönüşecek olan yeni yapının meşruiyet kaynağı “sünni”lik olacaktır. Zira ittifaka dahil olan “Sünni Ulema” tek bir ailenin bütün ülkeye malik olmasını izah edecek “şeri” yorumları Selçuklu hanedanı hizmetine sunmuş olmakla ideoloji üretme konusundaki yeteneğini zaten kanıtlamış durumdaydı.
d-) Göçebe İttifakının Tasfiyesi
Tasfiye operasyonu peyderpey uygulamaya sokuldu. Tımar sisteminin dayatılması önce gaziler üzerinde denendi. Zaten Yeniçeri Ocağı bu kesimi fiilen devre dışı bırakmıştı. Bu durumdan pek de şikayetçi değildiler. Ancak sıra önceden kazandıkları mülklerine de el konmaya gelince, vakıf malına el konmayacağına dair “şeriat” hükümlerine sığınarak mülklerini kendi kontrollerindeki vakıflara devretme taktiğini denediler. Vakıfları engellenerek vergi yükümlüsü biçiminde Tımar sistemine dahil edilmelerine uğraşıldı.
Osmanlı tasfiye sürecine ittifak içinde bulunduğu aşiretlerle devam etti. Aşiretlerin tasfiyesi bunların Ankara savaşında Timur’la ittifak kurmasında neden olmuştu. Bu süreç; zayıflayan Osmanlı karşısında Anadolu Beyliklerinin yeniden ortaya çıkmasına neden olduysa da; Fatih Sultan Mehmet bunları tekrar denetime almayı başardı. Geriye son büyük aşiret olarak Çandarlıların tasfiyesi kalmıştı. Küçük aşiretlerin etkisizleştirilmesiyle yürüyen süreçte gelişmelerin varacağı istikameti kestirebilen Çandarlı aşireti farklı arayışlara yöneldiğini Bizansla ayrı bir ilişki geliştirme çabasıyla belli edince, hanedan da aradığı fırsatı yakalamış oldu. İttifaka katılan ikinci büyük aşiret olarak Sadrazamlık koltuğunu sürekli olarak elinde bulunduran bu aşiret “Bizans’la işbirliği” yapmak suçlamasıyla egemenlik mekanizmasından dışlandı. (Çandarlı Halil Paşa:bir toplantıda İstanbul kuşatmasından vazgeçilmesi gerektiğini savunduğundan hareketle fetihten hemen sonra Bizanslılardan Rüşvet aldığı iddiasıyla idam edilip topraklarına el kondu.)
Bektaşi tarikatlarının dünya malı ile doğrudan bağları diğer kesimler kadar olmadığı için başlangıçta onlara dokunulmadı. İlk aşamada inançlarıyla fazla uğraşmaya gerek yoktu. Zaten Bektaşiliğin kentli versiyonu biçimindeki Ahi’liğin paramiliter kanadı olan “seyfi” unsurlar Yeniçeri Ocağında iaşeye tabi olmakla zapturapt altına alınmış olyordu. Kavli unsurlar ise daha çok kent emeğini oluşturan ticaret ve zanaati örgütlemekle meşgul olduklarından sistemin ihtiyaç duyduğu bir misyonda istihdam ediliyorlardı. Bu nedenle sistemle çatışma eğiliminde olmadılar. Giderek lonca düzeyine indirgenen yapıları ile Sünnileştiler.
Alevi-Bektaşi tarikatlar ise meyvelerini yeni almaya başladıkları misyonerlik kampanyasını anlamsız kılacağı için kır yoksulları üzerinden örgütlenecek bir direnişle tasfiyeye karşı koyacak durumda değildi. Zira özgürlüklerini yaşayabilecekleri “göçebe devleti” olarak yüceltip katılmaya davet ettikleri kitlelere; bu kez Osmanlıya karşı tutum alma gereğini izah edebilmeleri zor olacaktı. Bu durum onları fiziki bir “eylemsizlik” haline getirmişti.
e-) Göçebe devlet Girişimi ve Şey Bedrettin İsyanları
Kendini güçlü hissettiği bir dönemde tasfiyeye girişen Osmanlı beklemediği bir durumla karşılaştı. Dağılan Selçuklu devletinin topraklarını istila eden Moğolların oluşturduğu tehdit Ankara savaşında Timur’a esir düşen Beyazıt’ın çocukları arasında devletin parçalanmasına giden “Fetret Devri”nin yaşanmasına neden oldu.
Bazı aşiretlerin tasfiyeye tepki olarak Moğollarla ittifaka yöneldiğini belirtmiştik. Fetret devri bir süreliğine bunların tekrar bağımsızlaşmasına da yol açtı.
Öte yandan fetret devri; oluşan açmaz nedeniyle “eylemsizlik” durumu yaşayan tarikatların tepkilerini yükseltmesine de olanak sağladı.
Bölünen iktidarın Edirne’deki Sultanı Musa Çelebi diğer kardeşlerini devre dışı bırakıp devletin tamamına egemen olma hesaplarına toplumsal destek sağlamanın yolu olarak eski ittifaka müracaat etti. Başlangıçta “tahtın meşru varisi” olarak destekleyen Osmanlı egemen sınıfları; Batıni tarikatların iktidardaki temsilcisi olarak Şeyh Bedrettin’i atayan Musa Çelebi’nin giriştiği “yeni göçebe” devlet deneyi Balkanlarda kök salmaya başlayınca; tedirgin olmaya başlamış; Bizans ve Bursa sarayı ile ittifaka geçerek ortadan kaldırılmasını sağlamışlardı. Musa Çelebi katledilirken; tarikat lideri misyonu göze alınarak İznik kalesine sürgün edilen “Şeyh Bedrettin” tasfiyeye direnme çabalarını buradan sürdürmüştü.
Gaziler ve tarikatlar ittifak ederek şeyh Bedrettin müritleri öncülüğünde isyan ettiler. Manisa’da “Torlak Kemal” ve Karaburun’da “Börklüce Mustafa” öncülüğündeki isyanlar bastırıldı. İsyana katılan köylü ve göçebeler kılıçtan geçirildi. İsyanın faturasının kendisine kesileceğini bilen Şeyh Bedrettin; tasfiye nedeniyle Osmanlıya tepkili aşiretlerin yardımıyla Sinop üzerinden Karadeniz yoluyla Balkanlardaki tarikat ilişkilerine sığındı. Daha sonra yakalanarak Serez’de idam edildi.
Şeyh Bedrettin isyanlarına tarikatların güçlü olduğu Balkanlardan destek gelmemesi; Edirne’de Musa Çelebi ile girişilen deneyin yenilgiyle sonuçlanmasının sonucu olmalıdır.
Batıni tarikatları doğrudan hedef haline getiren bu olaylar tarikat mensuplarının geriye çekilmesiyle sonuçlandı. Bir başka sonuç ise sistemle bütünleşme eğilimine giren “ahiliğin” Bektaşilikten koparak Sünnileşmeye yönelmesini sağlamasıdır.
1-) Batınilik ve Sünnilik Kavramları
Ne İslam, ne de Hıristiyan dininin inananları arasında ayrımcılığa yol açacak hükümler içermesi söz konusu değildir. Özde bütün insanların eşit ve özgür olmasını önerirler. Ancak değişik toplulukların ilk kez benimsedikleri bir dini mutlak biçimiyle algılamaları mümkün değildir. Her topluluk yeni benimsediği inancın içine önceki inanç sistemine ait sayısız olguyu da dahil eder. Bu nedenle aslında dinler toplumdan topluma farklılıklar gösterirler. Alman ve Meksika Hıristiyanlığı gibi; Endonezya ve Türk Müslümanlığı arasında da farklar vardır.
Yine herhangi bir dinin farklı toplumsal kesimler tarafından algılanışında da farklar vardır. Üst kesimler variyetlerini ve egemen konumlarını dinsel inançlara yaslanarak sürdürme ihtiyacı duyarken; toplumun daha aşağı kesimleri eşitlik taleplerini inançlarına bağlayarak savunma eğilimindedir. Bu durum dinler konusunda genel olarak iki eğilimin öne çıkmasına yol açmıştır.
Hıristiyan Ortodoks inanışı uzun yüzyıllar boyunca Bizans yönetimi ile kaynaşmış bir ruhban sınıfı elinde biçimlenmiştir. İçinde yer aldığı egemen kesim çıkarlarının dine dayandığını savunabilmek için; inanç sisteminde doğrudan yer almayan bazı kuralların geçmiş uygulamaların yorumuna dayalı olarak kalıcı kalıplara dönüştüğü biçimsel bir yorum olarak tanımlanabilir. Sünni (icraat anlamında sünnet’ten) İslam da benzer şekilde dinin katı biçimsel kalıplar içinde algılanmasına dayalı bir yorumdur. Mutlak kaynakta yer almayan birçok kural Peygambere atfedilen sözlere (hadis) dayandırılarak dayatılmıştır. Günümüzde bu nedenle hangi hadis’in sahih, hangisinin uydurma olduğunu saptamak başlı başına bir ilahiyat dalı oluşturacak hale gelmiştir.
Öte yandan dinin yüksek tabakalarca ve alt tabakaların aleyhine olacak şekilde farklı yorumlanmasını eleştirenler bu kuralların dinin özünde yer almadığı, sonradan uydurulduğu tezini savunurken dinin şekil olarak değil içerik (iç, Batın, Batıni) olarak ele alan bir yorum tarzını öne çıkarmışlardır. Ortodoks- Sünni kesimler kendi yorumlarını asıl kabul ettikleri için; benimsedikleri kalıplara bağlı olmayan bu yorumlardaki yaklaşım farklılığını yani kendilerinkiyle “türdeş olmadığını” ifade etmek üzere kullandıkları sıfat olarak “Heteredoks” olarak da nitelendirilirler.
Tarih içinde kızışan toplumsal mücadelelerde; talepler bu tür yorumlar üzerinden ifade edilerek; taraflarının birbirini dinden sapmayla suçladığı birçok kanlı çatışma yaşanmıştır. Pomakların Slavik süreçten kopuş olgusu böyle bir yığın çatışmanın ürünüdür.
Kuruluş dönemindeki göçebe karakterini ortaya koyduğumuz Osmanlı devleti de zamanla bu karakterini kaybederek askeri feodal devlet karakterine bürünmüş ve buna paralel olarak “Batıni” inanç sistemini terk edip katı bir “Sünni” gelenek geliştirmiştir. Osmanlının “sünni” şeriatı uyguladığını öne sürerken ortaya koyduğu yorumda en dikkat çeken olgulardan biri mülkiyete ilişkindir. İslam akidesinde yaygın bir devlet mülkiyetini öneren kurallar mevcut olmadığı halde; Osmanlı “uleması” kendisinin de nasiplenmesine olanak sağlayan; toprakların tamamına yakınına devletin tasarruf etmesini öngören “tımar” rejimini meşru kılacak yorumları üretmesini bilmiştir.
Bu şekilde yukarıda da değindiğimiz gibi başlangıçta İslam Hukukuna uygun olarak devletin beşte birlik payını verdikten sonra ele geçirdiği topraklara tasarruf eden “Gaziler”; ulemanın geliştirdiği yeni şer’i yorumlara dayanılarak mülklerinden edilebilmiştir. Yine “vakıf malına el konamayacağı”na dair şeriat hükmüne rağmen, kuruluş dönemi ittifakında yer alan dervişlerin mensup bulunduğu tarikatlara ait vakıf arazilerine, Batıni inancın dinden çıkma olarak yorumlanması suretiyle “kafirdir, kanı ve malı helaldir.” türünden yorumlar içeren fetvalara dayalı olarak el konabilmiştir.
Burada bir noktayı özellikle vurgulamak gerekiyor. Konunun niteliği gereği yazı boyunca inançlar ve inanç sistemleriyle alakalı çokça ifade kullanıldı. Yazılanlara bakılarak belirli bir yaklaşımın diğerine göre daha tercih edilebilir olacağını gösterme kaygısıyla hareket edildiği düşünülmemelidir. Burada inançların kendileri değil; onları kalkan olarak kullanan toplumsal mekanizmalar tartışılmaktadır. İnançtan söz edildiğinde bizi ilgilendiren bunun iyi ya da kötü olması değil; bu inanca yaslananların yüklediği anlamın niteliğidir. Ve bu nitelik inancın kendisinden bağımsızdır.
2-) Osmanlının Sünnileşmesi
a-) Bölüşüm Süreci ve “Fetih Krizi”
Göçebe devletinin rejimi en saf biçimiyle “kan kardeşliğine dayalı kabile demokrasisi” olarak tanımlanır. Bu sistemde devlet bir kabileler federasyonu olarak örgütlenir. Kabileler federasyonda eşit söz hakkına sahip reisleri ile temsil edilir. Hükümdarın söz hakkı da aslında kabilesini temsil ettiği orandadır. Yani hükümdar mutlak hakim değil, “eşitler arasında birinci” olarak tarif edilebilecek bir statüye sahiptir.
Böyle bir statüde yapılan fetihlerden elde edilecek ganimet; külfet ve nimet eşitliği ilkesine göre paylaştırılır. Koordinasyon misyonuyla bütün savaşlara katılmış sayılan hükümdara bir pay verildikten sonra ganimet savaşın külfetine katlananlar arasında bölüşülür.
Osmanlının Balkanlar ve Anadolu beyliklerinden bir kısmını ele geçirmesi yukarıda kuruluş dönemi için “göçebe devleti” olarak tanımladığımız yapı altında gerçekleşti. Elde edilen ganimetin paylaşımı ve topraklara tasarrufun kuralları da doğal olarak göçebe hukukuna tabi olacaktır. Buna göre hükümdar hakkı beşte bir olmak üzere ganimet ve arazinin kalanı onu fethedenlere ait oluyordu.
Gaziler ve etrafına topladıkları savaşçılardan ibaret savaş aygıtı nedeniyle ele geçirilen toprakların önemli bir bölümü “gazilerin” mülkü haline geliyordu. Gazilere lojistik destek sağlayarak fetihte rol alan diğer müttefik olarak “dervişler” ise kendilerine düşen paya tarikat bünyesinde egemen olan ayrı bir kolektif hukuk gereğince ortaklaşa tasarruf etmekteydi. Buna göre dervişlere düşen arazi bağlı oldukları tekke ya da dergah’a vakfediliyordu.
Bu durum yeni ve sürekli bir gelir kaynağı olan toprak rantı ile tanışan göçebe egemenlerinin karakterini de değiştirmeye başladı. Gaziler edindikleri mülklerin gelirleri sayesinde ulaştıkları refah nedeniyle savaşçı nitelikleri kaybedip toprağa yerleşmeye yöneliyordu. Bu durum “fetihlerin” yavaşlamasına yol açınca savaş aygıtının yeniden düzenlenmesine ihtiyaç duyuldu. Yeniçeri ocağı bu ihtiyaçtan doğdu.
b-) Krize Çözüm: Yeniçeri Ocağı
Fetih krizine çözüm olarak geliştirilen “Yeniçeri Ocağı” “Osmanlı Göçebe Devleti”nin savaş sanatına kattığı tamamen orijinal bir şaheserdir. Tarikat kültürünün geliştirdiği kolektif yaşam modelini esas almıştır. Bektaşiliğin profesyonel derviş yetiştirmeye yönelik olarak geliştirdiği “mücerretlik” temel motiflerden biridir. Babagan olarak ta adlandırılan bu gelenek tarikat yoluna baş koyan dervişlerin evlenmelerini yasaklar. Bu sayede aile ilişkilerinden bağımsız olarak; dergah ekseninde örgütlenmiş kolektif biçimler altında yalnızca tarikata adanmış bir yaşam sürerler. Yeni kurulan ocağın erleri için de benzer biçimde aile ilişkilerinden ve toplumdan soyutlanmış “mücerret” ve kolektif bir yaşam öngörülmüştür. Tarikat unsuru düşünceyi üretmekle kalmamış kuruluşu da organize etmiştir. Yeniçeri ocağı Ahi tekkelerinin “seyfi” (kılıç erbabı) feta(kardeş)ları ve Alevi- Bektaşi tekkelerinin alperen canlarının katılımı ile oluşturulmuştur. Uzun süre Hacıbektaş Sancağının törenlerde ilk sancak olarak taşınması ve sünni yönelim sonunda “İmamı Azam Sancağı” ilk sancak olduktan sonra bile Bektaşi sancağının ocak kapatılıncaya kadar taşınmaya devam etmesi bu niteliğe işaret eder.
Ocağın gayrimüslim ailelerden zorla kopartılan çocuklardan oluşturulduğuna ilişkin görüşler abartılıdır. Acemi kaynağını daha çok devlet kapısını gelecek garantisi olarak gören yoksul ailelerin gönüllü olarak yazdırdığı delikanlılar oluşturmuştur. Bu bakımdan kuruluş dönemi ittifakına dahil olan dervişler aracılığıyla “Pomak” nüfus içerisinden ocağa dahil olan önemli bir kesimin bulunduğunu düşünmek de mümkündür. Bunlar içinde devlet örgütünde üst kadrolara tırmananlar da mevcuttur.
c-) Toprak Rantına Dayalı Yeni İttifak
Fetih krizine çözüm olarak üretilen “Yeniçeri Ocağı” kendi mimarı olan tarikat partisinin tasfiyesine de yol açacak yeni bir durum yarattı. “Gaziler” önemini tamamen kaybediyordu. Tarikat unsurları da ocağın personeli olarak savaşlara devletçe iaşe olunan profesyonel kadro sıfatıyla katılıyordu. İttifak bileşenlerinin “temel egemenlik aygıtı” olarak “savaş mekanizması” üzerindeki denetimlerini yitirmelerine yol açan bu durum; saray çevresinde bölüşüm kurallarının kendi çıkarları yönünde yeniden tanımlanmasını olanaklı kılan ortamı da yaratıyordu.
Öte yandan Askeri Feodal Selçuklu Devletinde; “ulema” ve yüksek askeri kadrolarla kurulan ittifak; Bizans’tan örnek alınarak geliştirilen “ikta” sistemi içinde sarayın benzer ihtiyaçlarına cevap vermişti. Benzer karakterli Bizans örneği de ortada duruyordu. Ayrıca çöken Selçuklu merkezinden beyliğe iltica eden kabarık sayıda “ulema” mensubu da “göçebe devletinde” bölüşümden pay alamamanın rahatsızlığını öteden beri duyuyor ve saray çevresindeki ilişkilerde “hanedanın bölüşümden fazla pay alması”nı sonuçlayacak teorilerini pazarlayarak devreye girmeye çalışıyordu. Bu koşullar yeni bir ittifakın uç vermesine olanak sağladı.
Göçebe hukuku terk ediliyor; Devlet Tüzel kişiliği üzerinden hanedanın toprakların tamamına tasarruf etmesinin yolunu “ikta” ya da “tımar” sistemi altında açacak yeni bir hukuk benimseniyordu. Bu yeni sistemin; “Batıni” tarikatlarca kutsanması mümkün değildi. Askeri Feodal Devlet’e dönüşecek olan yeni yapının meşruiyet kaynağı “sünni”lik olacaktır. Zira ittifaka dahil olan “Sünni Ulema” tek bir ailenin bütün ülkeye malik olmasını izah edecek “şeri” yorumları Selçuklu hanedanı hizmetine sunmuş olmakla ideoloji üretme konusundaki yeteneğini zaten kanıtlamış durumdaydı.
d-) Göçebe İttifakının Tasfiyesi
Tasfiye operasyonu peyderpey uygulamaya sokuldu. Tımar sisteminin dayatılması önce gaziler üzerinde denendi. Zaten Yeniçeri Ocağı bu kesimi fiilen devre dışı bırakmıştı. Bu durumdan pek de şikayetçi değildiler. Ancak sıra önceden kazandıkları mülklerine de el konmaya gelince, vakıf malına el konmayacağına dair “şeriat” hükümlerine sığınarak mülklerini kendi kontrollerindeki vakıflara devretme taktiğini denediler. Vakıfları engellenerek vergi yükümlüsü biçiminde Tımar sistemine dahil edilmelerine uğraşıldı.
Osmanlı tasfiye sürecine ittifak içinde bulunduğu aşiretlerle devam etti. Aşiretlerin tasfiyesi bunların Ankara savaşında Timur’la ittifak kurmasında neden olmuştu. Bu süreç; zayıflayan Osmanlı karşısında Anadolu Beyliklerinin yeniden ortaya çıkmasına neden olduysa da; Fatih Sultan Mehmet bunları tekrar denetime almayı başardı. Geriye son büyük aşiret olarak Çandarlıların tasfiyesi kalmıştı. Küçük aşiretlerin etkisizleştirilmesiyle yürüyen süreçte gelişmelerin varacağı istikameti kestirebilen Çandarlı aşireti farklı arayışlara yöneldiğini Bizansla ayrı bir ilişki geliştirme çabasıyla belli edince, hanedan da aradığı fırsatı yakalamış oldu. İttifaka katılan ikinci büyük aşiret olarak Sadrazamlık koltuğunu sürekli olarak elinde bulunduran bu aşiret “Bizans’la işbirliği” yapmak suçlamasıyla egemenlik mekanizmasından dışlandı. (Çandarlı Halil Paşa:bir toplantıda İstanbul kuşatmasından vazgeçilmesi gerektiğini savunduğundan hareketle fetihten hemen sonra Bizanslılardan Rüşvet aldığı iddiasıyla idam edilip topraklarına el kondu.)
Bektaşi tarikatlarının dünya malı ile doğrudan bağları diğer kesimler kadar olmadığı için başlangıçta onlara dokunulmadı. İlk aşamada inançlarıyla fazla uğraşmaya gerek yoktu. Zaten Bektaşiliğin kentli versiyonu biçimindeki Ahi’liğin paramiliter kanadı olan “seyfi” unsurlar Yeniçeri Ocağında iaşeye tabi olmakla zapturapt altına alınmış olyordu. Kavli unsurlar ise daha çok kent emeğini oluşturan ticaret ve zanaati örgütlemekle meşgul olduklarından sistemin ihtiyaç duyduğu bir misyonda istihdam ediliyorlardı. Bu nedenle sistemle çatışma eğiliminde olmadılar. Giderek lonca düzeyine indirgenen yapıları ile Sünnileştiler.
Alevi-Bektaşi tarikatlar ise meyvelerini yeni almaya başladıkları misyonerlik kampanyasını anlamsız kılacağı için kır yoksulları üzerinden örgütlenecek bir direnişle tasfiyeye karşı koyacak durumda değildi. Zira özgürlüklerini yaşayabilecekleri “göçebe devleti” olarak yüceltip katılmaya davet ettikleri kitlelere; bu kez Osmanlıya karşı tutum alma gereğini izah edebilmeleri zor olacaktı. Bu durum onları fiziki bir “eylemsizlik” haline getirmişti.
e-) Göçebe devlet Girişimi ve Şey Bedrettin İsyanları
Kendini güçlü hissettiği bir dönemde tasfiyeye girişen Osmanlı beklemediği bir durumla karşılaştı. Dağılan Selçuklu devletinin topraklarını istila eden Moğolların oluşturduğu tehdit Ankara savaşında Timur’a esir düşen Beyazıt’ın çocukları arasında devletin parçalanmasına giden “Fetret Devri”nin yaşanmasına neden oldu.
Bazı aşiretlerin tasfiyeye tepki olarak Moğollarla ittifaka yöneldiğini belirtmiştik. Fetret devri bir süreliğine bunların tekrar bağımsızlaşmasına da yol açtı.
Öte yandan fetret devri; oluşan açmaz nedeniyle “eylemsizlik” durumu yaşayan tarikatların tepkilerini yükseltmesine de olanak sağladı.
Bölünen iktidarın Edirne’deki Sultanı Musa Çelebi diğer kardeşlerini devre dışı bırakıp devletin tamamına egemen olma hesaplarına toplumsal destek sağlamanın yolu olarak eski ittifaka müracaat etti. Başlangıçta “tahtın meşru varisi” olarak destekleyen Osmanlı egemen sınıfları; Batıni tarikatların iktidardaki temsilcisi olarak Şeyh Bedrettin’i atayan Musa Çelebi’nin giriştiği “yeni göçebe” devlet deneyi Balkanlarda kök salmaya başlayınca; tedirgin olmaya başlamış; Bizans ve Bursa sarayı ile ittifaka geçerek ortadan kaldırılmasını sağlamışlardı. Musa Çelebi katledilirken; tarikat lideri misyonu göze alınarak İznik kalesine sürgün edilen “Şeyh Bedrettin” tasfiyeye direnme çabalarını buradan sürdürmüştü.
Gaziler ve tarikatlar ittifak ederek şeyh Bedrettin müritleri öncülüğünde isyan ettiler. Manisa’da “Torlak Kemal” ve Karaburun’da “Börklüce Mustafa” öncülüğündeki isyanlar bastırıldı. İsyana katılan köylü ve göçebeler kılıçtan geçirildi. İsyanın faturasının kendisine kesileceğini bilen Şeyh Bedrettin; tasfiye nedeniyle Osmanlıya tepkili aşiretlerin yardımıyla Sinop üzerinden Karadeniz yoluyla Balkanlardaki tarikat ilişkilerine sığındı. Daha sonra yakalanarak Serez’de idam edildi.
Şeyh Bedrettin isyanlarına tarikatların güçlü olduğu Balkanlardan destek gelmemesi; Edirne’de Musa Çelebi ile girişilen deneyin yenilgiyle sonuçlanmasının sonucu olmalıdır.
Batıni tarikatları doğrudan hedef haline getiren bu olaylar tarikat mensuplarının geriye çekilmesiyle sonuçlandı. Bir başka sonuç ise sistemle bütünleşme eğilimine giren “ahiliğin” Bektaşilikten koparak Sünnileşmeye yönelmesini sağlamasıdır.
f-) Sonuç
Osmanlı artık Yeniçeri Ordusunun oluşturduğu askeri güce yaslanmış ve “Hanedan” ; “Ulema” ile Tımar sistemine uyum sağlayarak bürokratik kadroda görev alan eski gazilerin çekirdeğini oluşturduğu “askeri bürokrat” kadrodan oluşan yeni ittifak içinde “askeri feodal devlet” modeline geçmiş oluyordu. Bu iktidar değişikliği; aynı zamanda Osmanlı’nın ve dolayısıyla da “Pomakların Sünnileşme sürecinin başlangıcını oluşturmaktadır.
Toprak rantına dayalı “Merkezi Feodal Yapı” kuruluş döneminde ilk “fetihlerin” dayanağı olan “göçebe karakterli” köylü topluluklarını bu kez hedef haline getiriyordu. Rant elde edilebilmesi için toprak işleme zorunluluğu; Selçuklu ve Bizans’ta olduğu gibi Osmanlıda da iskan-isyan süreçlerini devreye soktu. Osmanlı tarihinin bundan sonrası bir açıdan kanla bastırılmış aşiret ve köylü ayaklanmaları tarihidir.
Anadolu göçebeleri için İran’da henüz göçebe karakterini yitirmemiş şii karakterli “Akkoyunlu” devleti giderek çekim merkezi haline gelmeye başlamıştı. Bu niteliği ile önemli bir tehdit oluşturan Akkoyunlu’lara karşı sınırları denetleme ihtiyacı “sünni”leşmeye ayrı bir ivme kazandırmıştır.
3-) Pomakların Sünnileşmesi
Osmanlıdaki bu değişiklik Balkanlarda Müslümanlaşan “Pomak” toplulukları için ilginç bir durum oluşturdu. Peşine takılarak Osmanlıya iltica etmeleri ve Müslüman oluşlarını sağlayan tarikatlar bir açmazın içine girmişti.
Tarikatların açmazı iki yönlüydü. Bir yandan henüz büsbütün tamamlanmamış geçiş süreci içinde “dost” diye tanıttıkları Osmanlının giriştiği tasfiye operasyonuna karşı tabanlarını harekete geçirecek propagandaya girişme şansına sahip olamıyor; diğer yandan ise “tarikat” unsurunun bir bileşeni olarak kent emeği ekseninde örgütlenen “Ahi Teşkilatları”; gerek Yeniçeri Ocağına tahsis edilen kadroları ve gerekse kontrolünü eline geçirdikleri ticaret ve zanaat süreçleri aracılığıyla sistemle bütünleşme süreci içinde Batıni niteliklerini yitirme eğilimine girmişti.
Öte yandan yeniçeri ocağına “acemi oğlan” olarak verdikleri evlatlar üzerinden “Pomaklar” ile Osmanlı arasında devlet kapısını ikbal kapısına dönüştüren ve tarikatlar tarafından denetlenemeyen ayrı bir bağ kurulmuştu.
“Balkan halkları da yeni rejime sıkı sıkıya ortak edildiler. O ünlü devşirme kurumuna da doğru bir biçimde değerlendirebilmek için, işte bu açıdan bakmak gerekir. Bununla yerlilerin gençleri, daha çocukken toplanıyor, Müslüman olarak yetiştiriliyor, sonra da ya kişisel köle olarak sultana bağlanıyor, ya saray hizmetine veriliyor, ya da yeniçeri ordusunda kullanılıyordu. Bu çocuklar sultanın kulları olarak” özgür” ama bir yurtluğa bağlı köylülükten çok daha parlak bir mesleğe kavuşabiliyorlardı.” (Server Tanilli-Yüzyılların Gerçeği ve Mirası c.II-s.559)
Ortaya çıkan bu yeni durum “Pomaklar” arasında devletle barışık tarikat unsuru olarak “Ahilerin” daha etkin hale gelmesine yol açıyordu. Bu etkinlik sistemle bütünleştiği ölçüde Sünnileşen “Ahi”liğe paralel olarak Pomakların da Sünnileşmesine yol açacaktır.
Osmanlı mali sisteminde gayrı müslimlerden oluşan “Reaya” ile Müslüman tebaadan oluşan “Beraya” statülerinin “Pomakları” neredeyse vergiden muaf topluluk haline getirmesi de sünnileşme sürecini destekleyen önemli bir olgudur. Bu sistemde “Reaya” olarak tanımlanan gayrı müslim tebaanın ödemekle yükümlü olduğu “kelle” ve “toprak” vergisi Müslüman tebaa olarak tanımlanan “Beraya”dan alınmıyordu. Müslüman nüfusun tabi olduğu vergi sadece işlenen topraktan alınan “öşür” den ibaretti ki sürü yetiştiriciliği olan temel üretimleri nedeniyle Pomaklar fiilen bunun dışında kalıyordu.
İmparatorluk sınırları içinde göçebelere yönelik olarak yürütülen “iskan” politikaları Pomaklar üzerinde uygulanmamıştır. Bu nedenle neredeyse büsbütün “vergiden muaf statü” imparatorluğun sonuna kadar ve bir istisna oluşturacak şekilde devam etmiştir. Tarım alanlarının işletilmesine yönelik iskan ihtiyacının; daha çok Anadolu’da sorun çıkaran Türkmen kabilelerin sürgünleriyle çözülmüş olması ile “vergi muafiyetinin” Balkanlarda devam eden İslamlaşma sürecinde bir çekim merkezi oluşturması bunun nedenleri arasında sayılabilir. Nedeni ne olursa olsun bu durum yarı göçebe Pomakların “özgür göçebe yaşam” taleplerini de önemli ölçüde karşılamıştır. Osmanlıya sürekli bağlılık duyguları taşımalarına yol açan bu olgu da; ona eklemlenerek Sünnileşmelerine katkı sağlamıştır.
Sünnileşme sürecinde etkin olan olgu ve kurumlardan Pomak kültürüne yer etmiş izlere hala rastlanabilmektedir. Ahi ilişkilerine işaret etmek üzere bölgede Ahi adları taşıyan köylerin varlığı... Tarikat kolektivizminin günlük yaşama yansıması olarak gözlenen güçlü bir “imece” geleneği bunlar arasında sayılabilir. Bu etkinin bir bölüm Pomaklara Ahreyane ya da Aren denmesinin “ahilik”le alakalı olabileceğini düşündürecek düzeyde olduğu kabul edilmektedir.
Yine Pomakların Osmanlı dönemi boyunca yaşadığı fiili vergi muafiyeti olarak tanımlanabilecek statü sayesinde Osmanlıya duydukları bağlılığın bir göstergesi olarak 93 harbi diye bilinen 1878 Rus Savaşı esnasında Kurdukları Rodop Muvakkat Cumhuriyeti’nden söz etmek gerekir. Filibe’yi savunan Süleyman Paşa uzun süre direndikten sonra kuşatmayı yararak Rodoplara çıkmayı başarır. Selanik tarafından deniz yolu ile İstanbul’a geçen Süleyman Paşa’nın bıraktığı silahları kullanan Rodopların Pomak halkı Rusların bölgeyi işgaline engel olur. Savaş sonunda ortaya çıkan durum nedeniyle İstanbul’la fiili bağlantıları kesilip Bulgar Prensliğine bağlanmaları gündeme gelince durumu kabullenmeyip ayrı bir devlet kurmaya girişirler. Bu tavırları Berlin Konferansında Pazarlık gücü bulunmayan yenik Osmanlı devletine önemli bir manevra olanağı kazandırmıştır. Bulgar Prensliğine bağlanmayı kabul etmezler. Bunun üzerine Bölgede Osmanlı İdaresine Bağlı Bulgar Yöneticilerce idare edilmek üzere Doğu Rumeli Vilayeti oluşturulur. Bu çözüme razı olmaları için İstanbul’dan da baskı yapılması üzerine iki koşul ileri sürmüşlerdir.
Silahlarını yalnızca Osmanlıya teslim etmek ve yeni rejimde vergi vermemek. Bu koşullar altında silah bırakmayı kabul ederler. Burada vergi vermeme alışkanlığının Pomaklar açısından taşıdığı önem açığa çıkmıştır. Bu durum sözünü ettiğimiz fiili muafiyet geleneğinde Göçebe karakterlerinin aradığı “özgür yaşam” olanağını yakalama bilincine işaret etmektedir.
Yine gönüllü devşirme kaynağı olarak; Yeniçeri ocağına ve Saraya verilen Pomak Çocuklar arasından Osmanlı Devlet kadroları içinde yükselenler olduğu da bilinmektedir.
RECEP MEMİŞ
Osmanlı artık Yeniçeri Ordusunun oluşturduğu askeri güce yaslanmış ve “Hanedan” ; “Ulema” ile Tımar sistemine uyum sağlayarak bürokratik kadroda görev alan eski gazilerin çekirdeğini oluşturduğu “askeri bürokrat” kadrodan oluşan yeni ittifak içinde “askeri feodal devlet” modeline geçmiş oluyordu. Bu iktidar değişikliği; aynı zamanda Osmanlı’nın ve dolayısıyla da “Pomakların Sünnileşme sürecinin başlangıcını oluşturmaktadır.
Toprak rantına dayalı “Merkezi Feodal Yapı” kuruluş döneminde ilk “fetihlerin” dayanağı olan “göçebe karakterli” köylü topluluklarını bu kez hedef haline getiriyordu. Rant elde edilebilmesi için toprak işleme zorunluluğu; Selçuklu ve Bizans’ta olduğu gibi Osmanlıda da iskan-isyan süreçlerini devreye soktu. Osmanlı tarihinin bundan sonrası bir açıdan kanla bastırılmış aşiret ve köylü ayaklanmaları tarihidir.
Anadolu göçebeleri için İran’da henüz göçebe karakterini yitirmemiş şii karakterli “Akkoyunlu” devleti giderek çekim merkezi haline gelmeye başlamıştı. Bu niteliği ile önemli bir tehdit oluşturan Akkoyunlu’lara karşı sınırları denetleme ihtiyacı “sünni”leşmeye ayrı bir ivme kazandırmıştır.
3-) Pomakların Sünnileşmesi
Osmanlıdaki bu değişiklik Balkanlarda Müslümanlaşan “Pomak” toplulukları için ilginç bir durum oluşturdu. Peşine takılarak Osmanlıya iltica etmeleri ve Müslüman oluşlarını sağlayan tarikatlar bir açmazın içine girmişti.
Tarikatların açmazı iki yönlüydü. Bir yandan henüz büsbütün tamamlanmamış geçiş süreci içinde “dost” diye tanıttıkları Osmanlının giriştiği tasfiye operasyonuna karşı tabanlarını harekete geçirecek propagandaya girişme şansına sahip olamıyor; diğer yandan ise “tarikat” unsurunun bir bileşeni olarak kent emeği ekseninde örgütlenen “Ahi Teşkilatları”; gerek Yeniçeri Ocağına tahsis edilen kadroları ve gerekse kontrolünü eline geçirdikleri ticaret ve zanaat süreçleri aracılığıyla sistemle bütünleşme süreci içinde Batıni niteliklerini yitirme eğilimine girmişti.
Öte yandan yeniçeri ocağına “acemi oğlan” olarak verdikleri evlatlar üzerinden “Pomaklar” ile Osmanlı arasında devlet kapısını ikbal kapısına dönüştüren ve tarikatlar tarafından denetlenemeyen ayrı bir bağ kurulmuştu.
“Balkan halkları da yeni rejime sıkı sıkıya ortak edildiler. O ünlü devşirme kurumuna da doğru bir biçimde değerlendirebilmek için, işte bu açıdan bakmak gerekir. Bununla yerlilerin gençleri, daha çocukken toplanıyor, Müslüman olarak yetiştiriliyor, sonra da ya kişisel köle olarak sultana bağlanıyor, ya saray hizmetine veriliyor, ya da yeniçeri ordusunda kullanılıyordu. Bu çocuklar sultanın kulları olarak” özgür” ama bir yurtluğa bağlı köylülükten çok daha parlak bir mesleğe kavuşabiliyorlardı.” (Server Tanilli-Yüzyılların Gerçeği ve Mirası c.II-s.559)
Ortaya çıkan bu yeni durum “Pomaklar” arasında devletle barışık tarikat unsuru olarak “Ahilerin” daha etkin hale gelmesine yol açıyordu. Bu etkinlik sistemle bütünleştiği ölçüde Sünnileşen “Ahi”liğe paralel olarak Pomakların da Sünnileşmesine yol açacaktır.
Osmanlı mali sisteminde gayrı müslimlerden oluşan “Reaya” ile Müslüman tebaadan oluşan “Beraya” statülerinin “Pomakları” neredeyse vergiden muaf topluluk haline getirmesi de sünnileşme sürecini destekleyen önemli bir olgudur. Bu sistemde “Reaya” olarak tanımlanan gayrı müslim tebaanın ödemekle yükümlü olduğu “kelle” ve “toprak” vergisi Müslüman tebaa olarak tanımlanan “Beraya”dan alınmıyordu. Müslüman nüfusun tabi olduğu vergi sadece işlenen topraktan alınan “öşür” den ibaretti ki sürü yetiştiriciliği olan temel üretimleri nedeniyle Pomaklar fiilen bunun dışında kalıyordu.
İmparatorluk sınırları içinde göçebelere yönelik olarak yürütülen “iskan” politikaları Pomaklar üzerinde uygulanmamıştır. Bu nedenle neredeyse büsbütün “vergiden muaf statü” imparatorluğun sonuna kadar ve bir istisna oluşturacak şekilde devam etmiştir. Tarım alanlarının işletilmesine yönelik iskan ihtiyacının; daha çok Anadolu’da sorun çıkaran Türkmen kabilelerin sürgünleriyle çözülmüş olması ile “vergi muafiyetinin” Balkanlarda devam eden İslamlaşma sürecinde bir çekim merkezi oluşturması bunun nedenleri arasında sayılabilir. Nedeni ne olursa olsun bu durum yarı göçebe Pomakların “özgür göçebe yaşam” taleplerini de önemli ölçüde karşılamıştır. Osmanlıya sürekli bağlılık duyguları taşımalarına yol açan bu olgu da; ona eklemlenerek Sünnileşmelerine katkı sağlamıştır.
Sünnileşme sürecinde etkin olan olgu ve kurumlardan Pomak kültürüne yer etmiş izlere hala rastlanabilmektedir. Ahi ilişkilerine işaret etmek üzere bölgede Ahi adları taşıyan köylerin varlığı... Tarikat kolektivizminin günlük yaşama yansıması olarak gözlenen güçlü bir “imece” geleneği bunlar arasında sayılabilir. Bu etkinin bir bölüm Pomaklara Ahreyane ya da Aren denmesinin “ahilik”le alakalı olabileceğini düşündürecek düzeyde olduğu kabul edilmektedir.
Yine Pomakların Osmanlı dönemi boyunca yaşadığı fiili vergi muafiyeti olarak tanımlanabilecek statü sayesinde Osmanlıya duydukları bağlılığın bir göstergesi olarak 93 harbi diye bilinen 1878 Rus Savaşı esnasında Kurdukları Rodop Muvakkat Cumhuriyeti’nden söz etmek gerekir. Filibe’yi savunan Süleyman Paşa uzun süre direndikten sonra kuşatmayı yararak Rodoplara çıkmayı başarır. Selanik tarafından deniz yolu ile İstanbul’a geçen Süleyman Paşa’nın bıraktığı silahları kullanan Rodopların Pomak halkı Rusların bölgeyi işgaline engel olur. Savaş sonunda ortaya çıkan durum nedeniyle İstanbul’la fiili bağlantıları kesilip Bulgar Prensliğine bağlanmaları gündeme gelince durumu kabullenmeyip ayrı bir devlet kurmaya girişirler. Bu tavırları Berlin Konferansında Pazarlık gücü bulunmayan yenik Osmanlı devletine önemli bir manevra olanağı kazandırmıştır. Bulgar Prensliğine bağlanmayı kabul etmezler. Bunun üzerine Bölgede Osmanlı İdaresine Bağlı Bulgar Yöneticilerce idare edilmek üzere Doğu Rumeli Vilayeti oluşturulur. Bu çözüme razı olmaları için İstanbul’dan da baskı yapılması üzerine iki koşul ileri sürmüşlerdir.
Silahlarını yalnızca Osmanlıya teslim etmek ve yeni rejimde vergi vermemek. Bu koşullar altında silah bırakmayı kabul ederler. Burada vergi vermeme alışkanlığının Pomaklar açısından taşıdığı önem açığa çıkmıştır. Bu durum sözünü ettiğimiz fiili muafiyet geleneğinde Göçebe karakterlerinin aradığı “özgür yaşam” olanağını yakalama bilincine işaret etmektedir.
Yine gönüllü devşirme kaynağı olarak; Yeniçeri ocağına ve Saraya verilen Pomak Çocuklar arasından Osmanlı Devlet kadroları içinde yükselenler olduğu da bilinmektedir.
RECEP MEMİŞ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)